Gözlerim yağmurlu bugün
Dudaklarım sıcak ve kurak
Fısıltılarım ılık bir rüzgar
Hissedilen sıcaklığım cayır cayır
Kalbim doğal afetinden enkaz halinde
Sırılsıklam olmuşum aşktan
Tabiatım sensin
Farkında bile değilsin
Saat kaç oldu bilmiyorum. Hangi günde olduğumuzdan emin değilim. Hatırlanmaya değer bir gün de değil zaten. Hava Antalya'ya hiç yakışmayan bir şekilde kapalı. Güneş bir kere olsun göz kırpmadı bu sabah. Hepi topu birkaç haftalık tatilimi de yatakta hasta bir şekilde geçiriyorum şimdilik. Bir elimde taze sıkılmış portakal suyum, diğer elimde bitmesinden korktuğum için yavaş yavaş okuduğum kitabım, dışarıda yağmur, pencerelere vuran taneciklerin sesi, camlardan bir balerin edasıyla süzülüp yerçekimine yenik düşen yağmur damlaları... Buraya kadar kulağa çok hoş gelebilir, bardak yağmurla dolmuş da taşmış gibi görünebilir. Ama bardağa boş tarafından bakmak isteyenler için devam edeceğim. Balon gibi olmuş bademcikler, çöp kutusunu doldurmuş peçete yığını, 39.4 derece ateş, bütün eklemlerinden ağrı fışkıran bir beden... Merhaba, Banu ben. Fakat daha bitmedi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi sağ ve sol üstte olmak üzere yeni çıkmaya başlamış 2 tane 20'lik diş. Aslında sorunum sebep oldukları ağrıda değil. Bununla başa çıkabilecek kadar büyüdüm. İşte esas problem de bu: Başa çıkabilecek kadar büyüdüğümü hatırlatmaları. Hissettiğim her sızıda bir kez daha 21 olduğumu hatırlıyorum. Kendimi bildim bileli zamanla hep bir problemim vardı benim. Saatimin pilini çıkarıp zamanı durdurduğumu düşünürdüm küçükken. Ancak ben istersem akmaya devam edebilirdi. Büyüdüm ve bir hayalim daha elimde patladı ne yazık ki. Uslanmamış bir çocuk gibi hayaller kurmaya devam ediyorum yine de. Böylesine karanlık bir günde, ayağa kalkmaya bile takatim yokken yapmak istediklerimi yapıyormuşum gibi düşünmekten başka çarem de yok gibi. Hayallerim gerçekleşirse ne mutlu bana, gerçekleşmezse de hayal ederken yaşayacağım mutluluğu yeterince hissetmiştim zaten der ve yoluma devam ederim. İşte bu yüzden hep mutluyum, gülerim. Hiçbir savaş izi yoktur yüzümde. Demek istediğim, ortada bir bardak varsa gerisi teferruattır. Onu doldurmak ya da boşaltmak bana kalmıştır. Neyse, gidip sıcak bir şeyler içeyim de geleyim kendime. Bu arada bir portakalım var sıkmaya kıyamadığım. Adını Kevin koydum. Yazıma ise son noktayı bir türlü koyamıyorum. Hani "Nokta, bazen her şeyin bittiğini değil de kendinden sonra gelecek harfin büyük olacağını gösterir." derler ya, işte ben ikincisini seçiyorum. Aksi takdirde kucağımda laptop, buram buram sanat kokan filmlerime dönmem gerekecek. 27 dakika boyunca bir adamın araba sürüşünü, 19 dakika boyunca aynı adamın evindeki koltuğunda öylece boş boş oturuşunu ve 24 dakika boyunca da adamın kızının buz üzerinde kayışını izledim bu yazıya başlamadan önce. Hastaysanız ve zaman zaten geçmek bilmiyorsa böyle filmler izlerken tat almayı bir kenara bırakın, halüsinasyon gördüğünüzü düşünmüyorsanız şanslı sayılırsınız. Evet, ben... Vücudu virüslerin istilasına uğramış, 39 derece ateşte bile enzimlerinin inaktif konuma geçeceğini düşünebilecek kadar üşüyen zavallı kız... Yine de, kendimi şanslı hissediyorum Google.



Her oluşumun kendine göre kuralları vardır. Yazılı ya da yazısız... Bir şekilde kendilerini belli etmeyi başaran kurallar... Twitter'ın da kendine has bazı kuralları var işte. Yazdıklarınızın binlerce hatta milyonlarca kişi tarafından okunması, her yazdığınız cümlenin retweet edilmesi tamamen ne kadar ünlü olduğunuzla doğru orantılıdır mesela. "Sabah kalktım, kahvaltı yaptım.", "Sütümü içtim yatıyorum.", "Tostumu yedim, bekliyorum.", "Tuvalete gittim biraz önce, nasıl rahatladım anlatamam." tarzında bir ilkokul öğrencisinin günlüğüne yazdıklarından daha beter cümleler yazmalarına rağmen herkes onları izlemeye alır. Her yazdıkları olay olur. Çünkü onlar ünlüdür ve birçok insan tarafından hayatları hep merak edilmiştir, edilmektedir ve hiç şüphesiz ki edilecektir. Paparazzilik denilen şeyin ortaya çıkması da bu yüzdendir. Bir de "twitter ünlüsü" denilen bir kavram ortaya çıkmıştır ki onlar diğer ünlülere oranla biraz daha kendi çabalarıyla bir yerlere gelmeyi başaranlardır. Belki sessiz kalmış bir dünyanın sesi oldukları, birçok kişinin dile getiremediklerini dillendirdikleri için belki de sadece güzel yazdıkları için izlenirler. Zaten adınız "twitter ünlüsü" olarak anılmaya başlamışsa işiniz artık çok daha kolaydır. Çünkü insanlar belki kavramda gördükleri "ünlü" sözcüğü yüzünden tamamen bilinçaltından gelen bir sesle belki de "Herkes beğeniyor, izlemeye alıyorsa demek ki iş var bunda. Benim neyim eksik ben de izlerim!" mantığıyla sizi izlemeye alır. Çok da yabancı olmayan bir durumdur bu aslında. Zira kendisi bildiğimiz sürü psikolojisidir. Twitter'da dönüp duran, izleyici sayısıyla doğru orantılı olarak çok ilginç noktalara ulaşabilen bu güç gösterilerini takmadan sadece arkadaşlarıyla haberleşmek, eğlenmek amacıyla bu hizmetten faydalananlar da var ki onlar belki de en iyisini yapıyorlar. Bu da ben, kendim hatta ta kendim efendim: http://twitter.com/BanuDemir
Finallerin bitişini tatilin başlangıcı sayan zihniyete oldum olası nanik yapasım gelir. İsa'nın doğumunun milat sayılması bile daha mantıklı sebeplere dayanır. Zira final kağıtlarının okunması, notların açıklanması, objection tarihleri ve saatlerini kaçırmama telaşı, küçücük odaya sığdırılmış 11 koli, 1 valiz ve 2 çantalık eşyanın düzgün bir şekilde toplanması ve taşınması en az finaller kadar sinir, stres yaratan olaylardır benim için. Şüphesiz ki finaller bittikten sonra sabah sekiz buçuktan akşam beş buçuğa kadar, yarım saatte bir 6 kat inip çıkmak suretiyle çamaşır yıkayıp kurutup ütüleyen bendim. Hatta ve hatta ertesi gün o hayvanat kadar eşyayı toplayıp akşam uçağa yetişen de bendim efendim. Vücudumdaki laktik asit miktarını tavan yaptırmış bitmek bilmeyen bu 2 günün sonunda havalimanına 2saatte ulaşmış olmam, olması gerekenden 8 kilo fazla bir valiz hazırlamam, extra para ödemem, oradaki görevlilere eğlence çıkarmış olmam hiç de umrumda olmadı açıkçası. İşin ucunda Ankara'dan Antalya'ya dönmek, aileye kavuşmak ve dile kolay 3 aylık bir tatil var sonuçta. 7-8 gün boyunca günde toplasan 1-2 saat anca uyumuş, beyni artık kendini devre dışı bırakmış ayaküstü rüyalar görmeye sebebiyet vermiş ve kasları da bu durumdan payını almış otonom sinirlerin kontrolüne geçmiş bir bünyenin kendine gelebilmesi için böyle bir tatile ihtiyacı vardı artık takdir edersiniz ki. Dünkü 12 saatlik uykudan sonra (Finaller bitince kış uykusuna yatacağıma dair söz vermiştim kendime oysaki.) tatili resmen başlatmış bulunuyorum. Darısı finalleri bitmeyenlerin başına...
Ne yazık ki, Türkiye'deki eğitim sistemi gerçekten de en az Ikınsu'nun bacakları kadar çarpık! Belki klişe ama gerçek. Milli Eğitim Bakanlığı da kızların eteklerini kıvırmasına kafayı takmış, sanki bütün sorunları halletmiş de bir tek o kalmış gibi. Öyle bir eğitim sistemi ki bu; öncelikle en iyi, en çok para kazandıran ya da en popüler, en çok tercih edilen meslekler sıralanır; sense artık o meslekler için okuman gereken bölümlerden en iyi hangisini tutturabilirsen ona kapağı atıverirsin. Sorgusuz, sualsiz... Çünkü önünde ÖSS denen öylesine çılgın bir sınav vardır ki onun için sabahtan akşama, akşamdan sabaha çözdüğün sorular artık milyonlara ulaşmıştır. Dolayısıyla hayatında daha fazla soruya yer yoktur. Zaten beynin de o tarz sorularla uğraşmak için programlanmamıştır. Hemen hemen öğrencilerin %90'ı bu Bizans oyunlarına kanar ne yazık ki. Çünkü ona ne istediğini, neler yapabileceğini düşünme fırsatı verilmez. Verilirse, istenmeyen sonuçlar daha doğrusu bölümler doğuracağından korkulur. Liseye kadar karnesinin "Hepsi Beş" olan tiplerdendim. Liseye geldim ve aynı geleneği devam ettirdim. Böylesine başarılı her öğrenciden bekleneceği üzere ben de haliyle sayısal seçtim. İyi kötü liseyi de "Hepsi Beş" olarak bitirdim. ÖSS'ye girdim ve ODTÜ'ye geldim. Bu zaman zarfında bazen konservatuara gitmeyi bazen güzel sanatlar seçmeyi bazense herhangi bir yabancı dil bölümüne girmeyi düşünmedim değil. Ama hiçbiri "böylesine başarılı, zeki" bir kızdan beklenecek şeyler değildi. Bunlar olsa olsa onun hobileri olabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Çarpıklıktan demişken üniversitelerden bahsetmemek olmaz tabi. Duyduğum kadarıyla öyle üniversiteler varmış ki, ilk dönem üçüncü sınıfın birinci dönem dersleri alınırken, ikinci dönem ikinci sınıfın ikinci dönem dersleri alınabiliyormuş. Alın size çarpıklığın önde depar atanı! Mesela bizde de ortalamanın 100 üzerinden 20'nin altında çıktığı sınavlar oluyor. İşlerine geldiğinde "Siz Türkiye'deki öğrencilerin kaymak tabakasısınız, hepiniz belli bir zeka seviyesinin üzerinde olduğunuzu kanıtlayarak buraya geldiniz." diyen bazı hocalar böyle bir ortalamadan sonra bütün suçu öğrencilere atmaktan hiç de çekinmiyor ne yazık ki. Belli bir zekaya sahipsek ve ne kadar disiplinli olduğumuzu ÖSS'de gösterip buraya gelmişsek öyle bir ortalamadan sadece biz sorumlu tutulamayız efendim. Suç belki biraz hocada belki biraz sınav kağıtlarını okuyan asistanda belki biraz sistemde belki de biraz bizdedir. Ama kesinlikle "tamamen" bizde değil. Bana kalsa tek bir fizik sorusu çözmek yerine 5 tane essay yazmayı tercih ederdim, ya da bir calculus sınavına girmektense yüzlerce ansiklopediyle dolu kütüphaneye girip A'dan Z'ye her şeyi ezberlerdim. Ama istediklerimi yapmak yerine inatla yapamadıklarım için uğraştım. Eğer buna rağmen başarısız oluyorsam suçu biraz da kendinde aramalı bazıları. Pablo Picasso olabilecek bir görsel dehadan pratisyen doktor yaratan, Beethoven olabilecek kadar müziği yalamış yutmuş birinden vasatın altında mühendis yetiştiren sisteme lanet okuyorum. Herkesten bir Einstein olmasını beklemeyin. Son olarak siz yetkililere sesleniyorum. Kızların çarpık bacaklarıyla uğraşmayı bırakın, çarpık eğitim sistemine bir el atın!
Efendim gün geçmiyor ki Facebook sayfamı açınca yeni bir "relationship" görmeyeyim! Neymiş Bıdı Bıdı Hede Hödö ile aşna fişna yapmaya başlamış. Bunu bilmek istediğimi de nereden çıkardın acaba sayın Facebook?! Altına hemen "like" yapıştıranlardan bahsetmek dahi istemiyorum. Zira biraz kırıcı olabilirim. Sonracığıma Berkecan Ikınsı ile mercimeği fırına vermiş. Böyle bir durumda beni tek alakadar eden şey "Mercimek pişmiş mi, pişmemiş mi? Piştiyse nerede?" olur. Bir de Abuzittin var, Zübeyde ile seviyeli bir ilişkisi olan. Laf aramızda, bu çift gerçekten de çok sıkıcı. Yanlış anlaşılma olmasın, sevgilim yok diye insanları kıskanıyor değilim. Durum sandığınız gibi olsaydı, şu an yazı yazmak yerine, elimde çürük domateslerimle kapılarına çoktan dayanmış olurdum. Bazı Sevgililer Günü'nde bunu yapmak içimden geçmiyor değil aslında. Takdir edersiniz ki ben tek başıma sinemaya giderken, kendi kendime hediyeler alıp avunmaya çalışırken, etrafımda her şeyi "kuşlar, böcekler, çiçekler" olarak gören, kendini harikalar diyarında sanan Alice çakmalarının varlığı rahatsız edici olabiliyor. Yakışıklı birini gördüğünde ve o sana gülümsediğinde hani kalbin kızarmış ekmeğin üzerindeki tereyağı gibi erir ya, işte sayenizde ben de bu duyguyu artık alışveriş yaparken hissetmeye başladım beyler. Zaten eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, hangi erkek bir mağaza kadar iyi davranabilir ki? Hangi erkeği size uymadığını gördüğünüzde gidip iade edebilirsiniz ki? Hangi erkek için her zaman sevgilisi haklıdır ki? Ama mağazalarda sıfatınız müşteridir ve her zaman haklısınızdır. Bir sevgiliye sahip olmanın elbette mükemmel yanları da vardır. Mesela regl olduğunuzda triplerinize katlanmak zorunda olan biri kulağa hiç de fena gelmiyor. Ya da boş zamanlarınızda odanızda kös kös oturup blogunuza yazılar yazmak yerine, yazmak istediklerinizi yaşayabilirsiniz de. Çünkü sevgilinizin olması demek, size her zaman eşlik edebilecek birinin olması demektir. Zaten bazıları aşkı yazar, bazılarıysa yaşar. Her neyse, amacım Küçük Emrah modunda bakışlar atıp kendimi acındırmak değil. Belki bir sevgilim yok ama bana en az onun kadar değer veren arkadaşlarım var. Bugüne kadar hiçbir telefonumu geri çevirmeyen, her zırlamamda yanımda olan, her saçmalayışımda bana katılan, her mutlu anımda bir şampanya patlatan arkadaşlarım... Hani ilkokulda falan "En iyi arkadaşınızı anlatın." temalı şeyler yazmamızı isterlerdi ya, ben hiçbir zaman yazamadım. Sorun yazmakta değildi. Sadece en iyi arkadaşım diyebileceğim biri yoktu. Onlar birden çoktu. Benim birbirinden mükemmel arkadaşlarım vardı ve hepsi en iyiydi. Kim olduğunuzu gayet iyi biliyorsunuz. Sizi çok seviyorum. Xoxo... Gossip Girl ;)
Ta kendisiyim efendim. Bardağa dolu tarafından bakacak olursak (ki bu taş çatlasa birkaç damla eder) benden dengelisi, benden güçlüsü olamaz bu dünyada. Bütün zıtlıkları bir bünyede toplamayı başarmış, hayalperestin önde depar atanıyken bir o kadar da rasyonelin tekiyim ne de olsa. Yani en azından böyle beklentiler içinde olanlar var. Ama size bir sır vereyim, yükseleni aslan olan bir balık bilimsel bir inceleme konusu olabilecek kadar dengesizdir aslında. Kendimden biliyorum. Öncelikle, aşırı mantıklılık ve aşırı duygusallık kavramlarının tek bir insanda toplanma durumu hiç de kuvvetle muhtemel değildir. Hatta olasılığa vuracak olursak işi, 0'ın altında 10 derim ben! Balık dediğin kırılgandır, aslansa güçlü. Sorun da tam olarak burada başlıyor. Bu durumda yükseleni aslan olan bir balık biraz kırılgan biraz güçlü yani çok da dengeli bir karakterdir diyemeyiz malesef. Çünkü sonuçta oluşan kişi kendini güçlü mü güçlü sanan dolayısıyla ne derece kırılgan olduğunun farkında bile olmayan bir zavallıdır aslında. Her ne kadar aklıyla hareket ettiğini düşünse de, mantığının önüne hiçbir şeyin geçemediği tek yer bile hayalleridir. Aslanın sabit fikirleri vardır mesela, balığınsa bir saatinin diğerine uyduğu görülmemiştir. Anlatmak istediğim şu ki; mantığın ve gücün sembolü aslan ne yazık ki balığın duygusal ve kırılgan yanını tam anlamıyla ele geçirmeyi başaramaz. Bu yüzden kafası zaten sürekli karışık olan balığı çözülmesi imkansız bir kördüğümün ortasında bırakır da gider ancak. Nasıl değer vermek sadece matematikte işe yarayan bir yöntemse, zıt kutupların birbirini çekmesi de yalnızca fizik için geçerli bir kanundur. Şimdi lütfen dengesizliğimin kusuruna bakmayın. Ben gerçekçi biri olduğumu düşünürken, aslında kendi hayal dünyamda yaşadığımı yüzüme vurmayın. Bu rüya için uyuyayım, bırakın.
Bir arkadaş ortamında tıp okuyanlar ballismus, iktus, opistotonus diye artistlik yaparken mühendislik öğrencilerinin onlara sadece calculus cevabını verebilmesi ne de acı! Evet, itiraf etmeliyim ki hep bunun ezikliğini yaşadım, yaşıyorum ve yaşayacağım galiba. Benim için 14 mart Dünya Pi Günü, Einstein'ın doğum günü ve benim doğum günümden ibaretti. Bu kesinlikle bir tesadüf değildi. Babam içinse 14 mart demek öncelikle benim doğum günüm, sonrasında ise Tıp Bayramı demekti ve bu da bir tesadüf değildi. Sonuç olarak inatçının önde depar atanı olaraktan tıp yerine mühendislik okumayı tercih ettim. Bununla da yetinmeyip ODTÜ'ye geldim. "Yok artık, biz de abarttık ama çikolatasını abarttık sonra kekini kabarttık." gibilerinden biraz garip biraz iğrenç biraz da medyatik söylemlerle belki sizin görüşünüzle esprilerle beni eleştirdiğinizi duyar gibiyim. Öncelikle şunu öğrendim ki, ODTÜ'ye mühendis olmaya gelip "mööhendis" olup çıkıyorsunuz efendim. Arkadaşlarınız sizinle inek diye dalga geçerken siz onu bile e-neck diye anlıyorsunuz. Artık günde 2-3 saatten fazla uyuyabildiğim günlerimi özler oldum. Sürekli bir şeyleri ihmal ederek imkansız hesaplamaları yapar hale geldim. İleride alışkanlığa dönüşüp hayatımdaki önemli birçok şeyi ihmal etmeme sebep olabiliritesi kuvvetle muhtemel görünmesine rağmen, bu ihmal etme durumunun hesaplamalarla sınırlı kalmasını diliyorum. Bazen öyle anlar geliyor ki kafamı duvara sürtüp kıvılcım çıkarmak istiyorum. Hatta sonra abartıp "Oluşan sürtünme kuvvetini, duvarın sürtünme katsayısını, açığa çıkan ısıyı falan da hesaplar neşemi bulurum." diye geçiriyorum içimden. Biz ki, bir parça koparırken tuvalet kağıdı rulosuna kazandırdığımız açısal hızı, momentumu bile hesaplamış mühendis adaylarıyız. Biz ki yıllar yıllar öncesindeki Dünya Kupası maçlarında Hakan Şükür'ün İlhan Mansız'a gönderdiği pasın sinüs bileşeninin birkaç milimetre fazla olmasıyla birlikte atılabilecek golü hesaplayıp böyle bir şansı kaçırdığımıza üzülebilen çılgınlarız. Biz ki o permütasyon senin bu kombinasyon benim diyerekten türevini aldığımız hayata nanik yaparak integrali çakan muzurlarız. Biz ki "Oku, Düşün, Taşın, Üşüt" felsefesinden bir haber, açılımını Orta Doğu Teknik Üniversitesi sanarak ODTÜ'ye gelmiş zavallılarız. İşte tam olarak da bu yüzden ODTÜ'lü düşünüp tasarlıyor, İTÜ'lü yapıyor, Boğaziçi'li de kokteyline gidiyor. Gelin görün ki insan beyni bilgisayar misali. Hergün yeni bir değil on değil yüzlerce yeni bilgi yüklemek zorunda kalıyoruz. Fakat her bilgisayarın olduğu gibi her insan beyninin de kendi yarıçapında bir kapasitesi var. Yeni bilgileri yüklemek için eski gördüklerimizi, işimize yaramayacağını düşündüklerimizi seçip siliyoruz ne yazık ki. Sonra da alın size ezberci eğitim damgası! Böyle Bizans oyunlarını yemeyecek kadar büyüdük gelin görün ki. Rica ediyorum, format atmak zorunda bırakmayın bizi. Ve son olarak "Bir de siz Türkiye'nin kaymak tabakası olacaksınız." diye bize bir güzel fırça çeken sevgili hocama "Dünya'nın en büyük başarıları onların imkansız olduğunu anlayacak kadar zeki olmayan kimseler tarafından başarılmıştır." demek istiyorum.
Son birkaç yıldır gündemden hiç düşmeyen bir konu olmayı başarmıştır "modern kadın" kavramı. Modern kadın, yeri geldi bir makyaj harikası olarak düşünüldü; yeri geldi elinin hamuruyla erkeklerin işine burnunu sokan kadın olarak tanımlandı; yeri geldi kolay ulaşılabilir ve ucuz sanıldı! O ise, bir köşede sessiz sakin bir şekilde sadece okumakla yetindi hakkında yazılanları. Çünkü biliyordu ki, söyledikleri böyle insanların beyinlerinden sekip gidecekti suda kaydırılan taşlar gibi. Gerçekte kimdi bu modern kadın, peki? Mükemmel bir anne, yıllar geçmiş olmasına rağmen eşine hala ilk tanıştıkları gün olduğu gibi seksi, güzel ve sempatik görünebilen bir sevgili, her işten anlayan bir ev kadını, hemen hemen sanatın her dalıyla ilgisi olan bir entellektüel ve iş hayatında da oldukça başarılı biri... Evet, ta kendisi! Peki geçip giden bu yıllar "modern kadın" tanımını bu derece genişletmişken neden "modern erkek" kavramında bir değişime sebep olmamıştı. Modern erkek yine aynı erkekti. İşine gider, parasını kazanır, evine döner. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur?! Anlaşılan, yıllarca çalışmasına dahi izin verilmemiş olan kadın, artık modern sıfatına layık olabilmek için bütün bu şeyleri tek başına başarmalıydı. Artık bir "süper kahraman" olması bekleniyordu ondan. İşler böyle olunca "Modern yaşam evliliği öldürüyor mu?" sorusu ortaya çıktı. Oysaki, evliliği öldüren modern yaşam değil, modern kavramının erkek ve kadına eşit bir şekilde paylaştırılmamış olmasıydı. Ev işlerinde eşine yardımcı olan, çocuklarıyla ilgilenen, işinde başarılı, bazen sırf eşini mutlu etmek adına tuttuğu takımın maçını izlemektense operaya bilet alabilen, anlayışlı bir erkek olsaydı "modern erkek"in tanımı, işte belki o zaman gerçeğe dönüşürdü günümüzün evcilik oyunları.
Herhangi bir konuda yanlış bilgilere sahip olmakla kalmayıp bu bilgilere dayanarak karşısındakileri eleştiren insanlara kesinlikle tahammülüm yoktur. Mesela, kendini sevmekle kendini beğenmiş biri olmak aynı şeyler değildir. İnsanın kendini sevmesi gerekli bir şeydir, çünkü kendini sevemeyen biri başkalarını da sevemez. Ben kendini beğenmiş biri değilim. Sadece artılarımın ve eksilerimin farkındayım, elimden geldiği kadar yanlışlarımı düzeltmeye çalışıyorum ve kendimi böyle kabul ediyorum. Bu farkındalığa dayanarak kimse bana kendini beğenmiş etiketi yapıştıramaz. Karşınızdaki biri size "Bugün harika görünüyorsun." dediğinde verebileceğiniz üç temel cevap vardır, bu cevaplar da sizin kişiliğinizi yansıtır. İlk olarak, "Evet, biliyorum. Ben her zaman harikayımdır zaten." gibi bir cevap verebilirsiniz ki işte bu sizin narsistlik hanenizde artı bir puan demektir. Ya da, "Teşekkür ederim." gibi gayet kısa, öz ve kibar bir cevabı seçebilirsiniz ki bu olması gerekendir. Mütevazılık hanenize artı bir puan eklenmiştir. Son olarak, "Yok canım, berbat görünüyorum. Gözlerimin altına bir baksana. Saçlarım da yağlı biraz. Bu etek bacaklarımı da çarpık göstermiş. Sanki biraz da ruhsuz bakıyorum. Resmen zombiye benziyorum ya." şeklinde bir cevap seçebilirsiniz ki işte şimdi durum biraz vahimdir. Böyle bir cevabın iki sebebi olabilir. Ya kişi gerçekten kendini sevemiyordur, ne kadar kötü yanı varsa hep onları görüyordur; ya da kendi çapında mütevazı görünmeye çalışıyordur. Ama mütevazılık kesinlikle bu değildir. İnsanın kendini olduğundan daha küçük görmesi ya da göstermesi, başarabileceği şeyleri başaramayacağını söylemesi tamamen zavallıca ve ödlekçe bir davranıştır. Genellikle böyle bir davranışla içten içe insanların beklentilerini azaltmak amaçlanır. Oysaki mütevazı olarak tanımlanan insan yeteneklerinin farkındadır, sadece bunları reklam malzemesi olarak kullanmaz. Mütevazı bir insan kalitelidir. Kendisine söylenen şeylere alçakgönüllülükle cevap veriyorsa ya da küçük bir gülümsemeyle teşekkür ediyor sesini çıkarmıyorsa kalitesindendir. (Bir de mütevazi ile mütevazı kelimelerini karıştıranlar vardır ki bu konuya hiç uzun uzadıya girmek istemiyorum. Mütevazı demek alçakgönüllü demektir, mütevazi ise birbirine paralel olan şeyler için kullanılır efendim. Küçük çapta bir cinnete sebep olmayalım, lütfen dikkat edelim.) Sonuç olarak, umarım bir daha birileri bir iltifat karşısında sadece kibarca teşekkür ettiğim için, karşılığında kendimi yerden yere vuracak cümleler kurmadığım için ve kendimi bu halimle kabul ettiğim için hakkımda narsistin teki diye düşünmez. Çünkü diğer sefere tekrar bir uyarı yapacak kadar insaflı olmayabilirim. Ve evet, bu bir tehdittir. Yerseniz!
Kimileri uzun uzun sayfalarca yazmayı tercih eder, kimileri kelimeden tasarruf edip şiire yönelir, kimilerininse tasarruftan anladığı tek bir karenin içindeki çizgilerle onlarca sayfalık bir olayı anlatabilmektir. Bu karelerin birçoğu güncel olaylar üzerinedir. İsteyen elbette daha kalıcı, genel bir konu seçebilir. Karikatür, özellikle gençlerin gözdesidir. Arkadaş ortamında, herhangi bir karikatürden alınmak suretiyle yapılmış olan bir espriyi anlamamak, dışlanma hatta dışkı muamelesi görme sebebidir. Eğer bir kişi bir karikatüre gülmüyorsa bunun iki anlamı olabilir: Ya karikatürde anlatılana katılmıyordur, tam tersini düşünüyordur ya da karikatürü anlamamıştır. Karikatür demişken Selçuk Erdem, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Uğur Gürsoy gibi üstadları saymadan edemeyeceğim. Hele ki "Fırat"ı okurken aldığım keyfi tarif edebileceğim kelimeler ne yazık ki henüz türetilmiş değil. Ağzından çıkan her cümle istisnasız dillere dolanır, slogan olur. Elinizde olmadan Fırat gibi konuşmaya başladığınızı görürsünüz bir süre sonra. "Eneem, ne de güzelmiş ki senin bu kazağın.", "Yok yea, bununla bir şey yaparım ki ben!", "Komedi şakası filmi izleyelim mi?", "Kızı ağzından öptü filmde!", "Bilgisayarda ders bileceğim ben anne.", "Meğerse burası benim evimmiş.", "İnnatayna, subaneke dinimiz amin." gibilerinden cümleler hayatınızın bir parçası oluverir sinsi gibi. Bu cümleleri kullandığınız ortamlardaki insanlar da Fırat okuruysa sorun yok, fakat böyle bir bücürün varlığından haberdar değillerse işte o zaman sizin akıl sağlığınızdan şüphe etmeye başlayabilirler. Yine de... Beslenir ki bu çocuk!
Her ne kadar bazılarına göre Tim Burton, IQ'su ayakkabı numarasından ufak olan bireyler için filmler çeken başarısız bir yönetmen olsa da birçok kişiye göre onun adını bile görmek yeterlidir bir filme gitmek için. Dünya üzerinde kaç tane yönetmen vardır ki; şu an yaşadığımız olayları çocukluk hallerimizle yorumlayabilmemizi sağlayan? Küçükken yatağa girdiğimizde dinlemekten zevk aldığımız birbirinden acayip bir o kadar da gizemli masalların çoğunun sonunu öğrenememişizdir, çünkü uyku denen sevimli şey daha masalın bitmesini beklemeden bizi alıp başka başka masalların diyarına götürmüştür. İşte onun filmlerinde yıllarca sadece hayal edebildiğimiz sonları görürüz. İster kısa olsun ister uzun, her filmiyle izleyicisini tatmin etmeyi başarmış bir yönetmendir o. Hepi topu 6 dakika dahi sürmeyen Vincent'ı izlerken bile, hangi duygusuz kalkıp filmden etkilenmediğini söyleyebilir?! Balmumuna daldırılmış bir teyze, zombiye dönüşmüş korkunç bir köpek, Edgar Allan Poe, diri diri gömüldüğü sanılan fakat aslında olmayan bir eş, annenin çiçekliği çıkan kazılmış bir mezar, ev tarafından ele geçirildiğini düşünme sorunsalı, tabuttan gelen korkunç istekler ve kırılan duvardan uzanan iskelet eller... Hepsi sadece 7 yaşındaki bir çocuğun hayal gücünün eseri. Böylesine çılgınca, inanılmaz bir dünyada ben de yaşadım itiraf etmeliyim ki. Bu yüzdendir Vincent ile özdeşleştirmem kendimi ve bu yüzdendir sırf hayal kurduğu için onu anlamaya çalışmadan bağırıp çağıran kızan annesine olan nefretim belki. Hiçkimse boyundan büyük hayalleri olduğu için suçlanamaz ki! Sonra hayatıma Beetlejuice girdi. Filmin müzikleri bile beni benden almaya yetti. Küçükken hepimiz korkmuşuzdur elbet ölü ve ruh tarzı şeylerden. İşte bu filmle daha 6 yaşındayken bütün önyargılarımı kırmıştım ben. Hayranı olduğum o çizgili çoraplardan bulup da aldırana kadar anneme dünyayı dar etmiştim açıkçası. Edward Scissorhands göründü uzaklardan, biraz masalsı. İyi niyetli ama korkutucu... Sanki bir tutam da farklı... Kalıplaşmış bir düzenin ortasında varolma çabası veren, ne yazık ki başaramayan bir zavallı... İlk o filmde gördüm karın nasıl yağdığını. Damağımda hissettim gerçek bir eleştirinin tadını. En iyi sanat yönetmenliği dalında Oscar alan Sleepy Hollow'a düştü sonra yolum. Biraz fantastik, biraz mistik... Korkak bir cesurun hikayesi... Böyle de ironik yaşar işte hayatı kendisi. Zaten cesur dediğimiz insanlar da korkmaktan korkanlar değil midir ki?! Boncuk boncuk ağlamama sebep olan Big Fish'ten de bahsetmek isterim tabi. Gerçek mi, değil mi derken deviriveriyor farkında bile olmadan insan bu koca filmi. Dakikalarca hatta saatlerce anlayamadığınız ama anlamaya çalıştığınız, uğruna kabız olduğunuz olaylar örgüsünün çözümünü izlerken pürdikkat bir şekilde, resmen orgazmı yaşarsınız o birkaç saniyede. Corpse Bride... Başka bir Tim Burton mucizesi... Beetlejuice filminde de olduğu gibi gerçek dünyanın karanlığına, soğukluğuna, kasvetine ve düşmanca hallerine inat ölüler diyarı rengarenk, canlı, eğlenceli, sıcacık ve hareketlidir. Bir yandan gülümserken dudaklarınız, diğer yandan akmaya başlar gözyaşlarınız. "If I touch a burning candel, I can't feel the pain. Cut me with a knife and it's still the same." sözleri hala aklımdadır. Emily ve onun tüm bohemliği... Tim Burton ve Johnny Depp ikilisinin ortalığı dağıttığı bir film daha... Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street! Erkeklerde "rüyalarında sürekli müşterilerini gırtlaklayan berberler görme" gibi bir sendroma ve beraberinde berber fobisine sebep olabilme olasılığı yüksek gibi görünen bu film aslında Altın Küre'nin biricik sahibi ve de sahibesidir. Sonuç olarak efendim, tüm bu yazdıklarıma rağmen Tim Burton ve filmleri hakkında hala atıp tutacak ve "Tim Burton'ı beğenmiyorum." şeklinde kendi yarıçapında onun üzerinden karizma yapmaya çalışacak birini görürsem, hiç acımam! Kafasını duvara sürtmek suretiyle kıvılcım çıkarırım! Saygılar...
*30500 adet bol kahvelisinden Nescafe 3'ü 1 arada aldım. Söz konusu sabahlara kadar uyumadan ders çalışmaksa anca yeter!
Klişe ama gerçektir ki ne erkekler kızları anlarlar, ne de kızlar erkekleri. Bir kız evden çıkarken 30500 tane şeyi kontrol etmiş olmasına rağmen hala "kesin bir şeyler unuttum" düşüncesiyle gerginliğin doruklarında gezerken, bir erkek gayet rahat bir şekilde kapıyı çekip çıkabilir kilitleme zahmetine bile girmeden. Bir erkek için araba candır, ciğerdir. Ona harcanan paralar helal olsundur. Bir kız içinse kozmetik ürünleri vazgeçilmezdir, onlar verilen her kuruşu hakediyordur. Takımının maçlarına bulduğu bir kombine biletle havaya uçan erkek, bir kız için ne ifade ediyorsa; Prada çanta aldığında etekleri zil çalan kız da bir erkek için onu ifade ediyordur. Erkekler için bir öğün olarak sadece salata ve sebze yemek ne kadar garip ve mide bulandırıcıysa, kızlar için de tepeleme etle doldurulmuş bir tabak öyledir. Zaten hemen ardından "Müsadenizle" gibi kurtarıcı bir kelime kullanılarak lavaboya koşulur ve bu sefer amaç makyaj tazelemek falan da değildir!* Bir kız alışverişe gitmeden önce o ayın hemen hemen bütün moda dergilerini karıştırır. Ardından o alışveriş merkezi senin bu alışveriş merkezi benim gezer durur. Hoşuna giden bir şey gördüğünde, onu alma isteği anında ihtiyaca dönüşür. Bir erkekse mağazaya girer, seçer, dener, satın alır ve çıkar. Bir kız küçücük şeyleri bile yorumlama ve kafasına takma konusunda uzmandır. Bir erkekse bazen gayet önemli bir durumu bile görmezden gelebilir. Herkesin yeni olduğu bir ortamda erkekler 5 dakikada kaynaşıp, akşama bir halı saha maçı bile ayarlayabilirlerken; kızlar saatlerce, günlerce, haftalarca bazen abartıp aylarca sadece birbirlerini gözlemleyip önyargılarda bulunma eğilimindedirler. Erkekler genelde lafı dolandırmadan ne söylemek isterlerse direkt onu söylerler. Kızlarınsa tek bir cümlesi bile mecaz-ı mürselinden hüsn-i taliline, kinayesinden tecahül-i arifine kadar yüzlerce sanat barındırabilir içinde. Bu yüzdendir ki erkekler kızları hep karmaşık ve anlaşılmaz bulurlar. Kızlar ise erkeğin ağzından çıkan tek bir "Merhaba" kelimesinde bile hayal edilemeyecek kadar anlam bulabilirler. Geçen gün otobüsteyim, gayet şık giyimli bir bey teşrif etti otobüse. Tek boş yer de öndeki bayanın yanı gibi görünüyordu. Beyimiz kibar bir şekilde "Yanınız boş mu acaba?" diye sordu. Aldığı cevapsa aynen şu oldu: Benim bir nişanlım var ve birbirimizi çok seviyoruz! Buyur burdan yak bakalım! Yahu, adam sana sadece yanındaki koltuğun boş olup olmadığını sordu nezaketen, sense saniyede ne hikayeler uydurdun kafandan! Bak yine aklıma geldi, sinirlendim. Daha fazla devam edemeyeceğim. İki nokta yan yana der ve bu yazıyı burada bitiririm. (Bilirsiniz işte iki nokta yan yana.. Yeni trend. Üç noktayı görüntü olarak çok uzun bulup sadece nokta koymak da istemeyenler için... Bence yakında bunun üç nokta üst üste versiyonu da çıkar. Neden olmasın?)
Sonbahar... Kışın habercisidir. Bu bile benim için, sonbaharı sevmemek için bir sebeptir. Okullar açılır. İstenilen dersleri kapabilmek, derslere kayıt yaptırabilmek, muafiyet sınavlarına girmek, sonuçları takip etmek gibi bir koşuşturma maratonu da başlar böylelikle. Ağaçların yaprakları o güzelim yemyeşil renklerine veda eder, sararıp solar ve ağacı terkeder. Yağmurlar vardır bir de, kışın yağacak olan kara hazırlar insanları. Sonbaharın gelmesiyle birlikte her taraf birdenbire kahverengi olur sanki. Artık ne ilkbaharın gökkuşağı ne de yaz mevsiminin capcanlı yeşili ve mavisi vardır etrafta. Buz gibi içkilerin yerini sıcak çikolatalar, kahveler almaya başlar. Birkaç hafta öncesine kadar gezip tozduğum, eğlendiğim sokaklara artık sadece yağmur damlalarıyla süslenmiş camlardan bakabilecek olmam ne de acı! Pencerenin karşısına her geçişimde iç geçiririm. Çünkü yazın gelmesine daha çok vardır. Ben de hayallere dalarım. Sıcağı iliklerime kadar hissettiğim bir yaz günü...
"Hayattan beklentim, kırmızı bir dondan beklediklerimle aynı." dedi ve derse noktayı koydu Utku. Her 365 günde bir yaşıyoruz bunu. Ana haber bültenleri, aralık ayının sonlarına doğru acayip programlara dönüşüyor, yeni yıl ve kırmızı iç çamaşırı alışverişi konulu. Dergilerin aralık ayı içeriği oldum olası yeni yıldır zaten. "Yılbaşında nereye gitmeli? Neler yapmalı? Ne giymeli? Ne takmalı, takıştırmalı?" gibi soru cümleleriyle de süslenir kapakları. Hatta genelde bu yazıların arka planında da Noel Mama kıyafeti giymiş hoş bir hatun bulunur. Eurovision'da Kıbrıs'ın oylama sonuçları açıklanırken "12 points goes to Greece!" cümlesini duyduğumda ne kadar şaşırıyorsam, bahsettiğim dergi kapaklarına bakarken de en fazla o kadar şaşırıyorum şahsen. Gelelim benim 2010'dan beklediklerime... Az sonra okuyacaklarınız tamamen bilinçli bir şekilde ve hiçbir baskı altında kalmadan yazıldı.
Karışık Izgara... Gidilen mekanda ne tarz et yiyeceğine karar veremeyen, "Ondan mı yesem, bundan mı yesem, ayy şu da çok güzel görünüyor aslında, düşündüm de bu da fena değilmiş." diyen insanları menüdeki her şeyden sipariş verme gaflet ve dalaletinden kurtaran "yengen"e (bkz:yegane) alternatiftir. Pilavından patates kızartmasına "misss"ler gibi vitamin dolu salatasına nasıl da süsler insanın rüyalarını. Nar gibi kızarmış "30500" et çeşidini saymaya gerek bile yok sanırım zira birazcık ama çok azcık(!) uzun sürebilir. Tabi diğer bir yandan kendileri kalori ve kolestrol bombasıdır, konsantre kalp krizidir orası ayrı efendim. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse yine de ona hayır diyebilecek pek de babayiğit yoktur şimdi! Hadi hadi, kandırmayın kendinizi ;)