6 Haziran 2015 Cumartesi

Eleştirilere Eleştirel Bir Bakış

Eleştiri kelimesinin birçok insanın kafasında hala bir kavram kargaşasına sebep olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Aslında eleştiri, bir konunun doğru ve yanlış (iyi ve kötü) tüm yönlerini ortaya sermektir. Bu açıdan bakıldığında eleştirinin amacı da doğru ve güzel olanın hakkını vermek, yanlış ya da eksik olana da yol göstererek onu daha iyileri için teşvik etmektir. Buraya kadar her şey çok güzel ve mantıklı. Ancak günümüzde insanlar, kendi çıkarlarına ters düşen şeyleri karalamak için eleştiriyi bir araç gibi görür oldu. Hatta daha da kötüsü, sebepsizce hoşlanmadıkları şeyleri bile yerden yere vurmak için eleştiri çatısı altına gizlendiler. Hal böyle olunca, eleştiri kelimesi zamanla hakaret boyutuna ulaştı ve giderek anlamsızlaştı. Yazımın devamında eleştiri kelimesini kullanırken, aslında ona yüklenen bu anlamsız anlamdan bahsediyor olacağım ben de.

Üzerine titizlikle düşülen, özenle yapılan, büyük emek harcanan pek çok şey günümüzde çok kısa bir sürede tüketilebilir hale geldi artık. Seçenekler arttı. Rekabet arttı. Kalite arttı. Dolayısıyla insanlar bazı şeyleri zor beğenir oldu. Daha harcadığımız emeğin karşılığını alamadan, daha da iyisini yapabilmek için yeni bir yarışa sürüklendiğimiz günlerdeyiz. Durum bir şeyleri başarmak isteyen, çalışkan ve üretken kesim açısından böyle. Bir de tüm memnuniyetsizliğiyle yapılan hiçbir işi beğenmeyen, sadece tüketen bir taraf var. Örneğin; gazeteleri, dergileri açıyorum. Birilerinin ya da bir şeylerin hunharca eleştirilmediği yazı bulup da okuyabilmek resmen bir hayal olmuş. Televizyonu açıyorum, her kanalda yine birileri başka birilerini yerden yere vuruyor. Sebepsizce, öylesine. İnternete giriyorum, sosyal medya kaynıyor zaten böyle tiplerle. Öncelikle şunun bir farkına varmak gerekiyor bence: Bir şeylerin sizin beğeninize hitap etmediğini dile getirmek ile o şeyi sanki konunun uzmanı gibi eleştiri yağmuruna tutmak arasında çok fark var. Hani "Ağzı olan konuşuyor." derler ya, aynen o hesap. Çıkıp bir markanın yeni reklamını beğenmediğini söyleyebilirsin. Sana hitap etmemiş olabilir. Ama reklamcılık ve pazarlama konusundaki bilgin "İşte kapı kapı gezip satmaya çalışıyorlar falan, ben delikten bakıyorum onlar olunca açmıyorum zaten." gibi bir mantıkla sınırlı kalmışken, tutup da o marka neden o ünlüyü seçti, neden o müziği kullandı, neden sitesi böyle rengarenk diye yerden yere vurma güzel kardeşim. Kaldı ki o reklam zaten sana hitap etmiyor da olabilir. Adamların belki senin içinde bulunmadığın bambaşka bir hedef kitlesi var. Tamamen kendi beğenisi ve zevkini baz alarak, yapılan bir işe saldırmaktan ve aslında hiçbir şey bilmediği bir konu üzerinde atıp tutmaktan çekinmeyen insanlara şu aralar gerçekten hiç tahammülüm kalmadı. Bir de özellikle sosyal medyada bu tiplerin giderek popülerleşmesi sorunu var. Acaba insanlar büyük beğeni toplayan filmleri, takdir edilen girişimleri, çok büyük markaları ya da çok başarılı insanları böylesine eleştirebilen kişiliklerin bütün bu eleştirdikleri şeylerden daha üstün olduğunu mu sanıyor bilinçaltında? Bu yüzden mi sahte eleştirmenlerin sayısı gün geçtikçe katlanıyor? Gerçekten aklım almıyor. Yani konuyla ilgili pek bir fikrin yoktur, sadece sana hitap edip etmediğini dile getirirsin. Burada söz konusu olan bir tür beğenidir ve elbette ki herkes bunu paylaşabilir. Ya da, o konuda hatırı sayılır uzman birisindir ve tamamen içi dolu bir şekilde eleştirirsin. Belki sayısal verilerle, belki yeni teknik ve önerilerle gelirsin. Böylelikle yaptığın eleştiri karşıdan bakıldığında kötüymüş gibi görünse de aslında o işi yapan kişi için tamamen faydalı bir şey olur. Eleştirinin mantığı da budur.

Eleştiriler üzerine eleştiri yazısı yazarak kendi yarıçapımda bir Dexter ironisi de yarattığıma göre artık konuyu kapatma vakti gelmiştir. Son olarak şunu açıklığa kavuşturmak isterim: Çok büyük, başarılı işleri veya kişileri içi boş bir şekilde öylesine eleştirerek o konuda yükselip bir yerlere gelemezsiniz, zaten o konuda belirli bir yere geldiğiniz ve kendinizi kanıtladığınız için eleştiri yapmaya hakkınız olur. İnsanları aptal yerine koyayım derken, kendinizi aptal durumuna düşürmeyin derim. O hiçbir bilgiye, beceriye dayanmayan saçma özgüveninizle bir şeyleri eleştirip dururken, artan takipçilerinizle egonuzu pohpohlarken; aslında insanlar bu hal ve tavırlarınızı absürt bir şekilde komik bulduğu ve dalga geçip eğlenebildiği için sizi takip ediyor olmasın sakın?

28 Şubat 2015 Cumartesi

3 Senaryolu İletişim

İletişim dediğimiz şey, insanın aklına her çağda farklı bir şeyleri getirse de temel konseptin değiştiğini düşünmüyorum. Mağaralara çizilen şekillerden, dumanla iletişime; farklı dillerin oluşup konuşulmasından, günümüzde kullandığımız akıllı cep telefonlarına kadar aslında hep aynı senaryolardan muzdarip oldu bu iletişim. Evet, iletişim süreci 3 farklı senaryodan oluşuyor bana göre. Birinci senaryo; en basit haliyle çizilmiş, yazılmış ya da söylenmiş cümlenin kendisi. İkinci senaryo; bunları yazan, çizen ya da söyleyen kişinin aslında anlatmak istediği şey. Üçüncü senaryo ise; karşıdaki kişinin bu cümleden yaptığı çıkarım. Gelelim olasılıklara... Bütün senaryoların aynı anlamla sonuçlanması olabilecek en mükemmel kombinasyon tahmin edersiniz ki. Aslına bakarsanız sadece ikinci ve üçüncü senaryoların uyuşması yeterli sağlıklı bir iletişim için. Bazı durumlarda alıcı ile verici arasındaki cümle herhangi bir söz sanatı içeriyor olabilir. Kendi anlamından çıkıp mecaza kayabilir. Bu mecaz her iki taraf için de aynı anlama geldiği sürece bir sorun teşkil etmez. Bazen de kişi jest ve mimikleriyle, beden diliyle söylediği cümleyi kendi anlamından çıkarabilir. Karşısındaki kişi, cümleye yüklenen yeni anlamı alabiliyorsa yine bir sorun yoktur ortada. İkinci ve üçüncü senaryoların uyuşmadığı durumlarda ise iletişim ne yazık ki gerçekleşmez. Ya da gerçekleşmesi için yeni bir iletişim sürecine girilmesi gerekir. Bir kişi anlatmak istediği şeyi olduğu gibi, en yalın haliyle anlatsa bile karşısındaki bunu bambaşka bir şekilde yorumlayabilir. Çünkü bizler algıladığımız şeylere tamamen bilinçsiz bir şekilde kendi yorumumuzu da ekleyebiliyoruz maalesef. Ya da tam tersi bir senaryo düşünelim. Kişi gayet yalın bir cümle kurmuş olabilir ve karşısındaki de bu cümleyi olduğu gibi alabilir. Fakat söyleyen kişi, aslında yalın gibi görünen bu cümle ile başka bir şeyler ima etmek istemişse ne yazık ki iletişimde yine bir kopukluk söz konusu olur. Her iki taraf da gerçekten birbirini anlamak isterse, "Ben böyle söyledim ama aslında bunu ima etmiştim." ya da "Sen böyle söyleyince ben de bu şekilde yorumladım." gibi yeni bir sürece girerler ki geç de olsa iletişim sağlanmış olur. Peki ya 3 senaryonun da birbirinden farklı anlamlarla sonuçlanması durumunda neler olur? "Ben şunu ima etmiştim.", "Ama ben böyle yorumladım.", "O zaman o cümle ne alaka?" gibi savaş sinyallerini aldığınız anda topuklayın derim. Çünkü artık bu noktadan sonra işin içinden çıkamamanız için gereken tüm şartlar sağlanmış bulunuyor. İnatla devam etmek isteyenler için bir sonraki evre "into the wild" diyebilirim. Artık bu evrede kendi belgeselinizi mi çekersiniz, yoksa hayatta kalma mücadelenizi anlatan bir kitap mı yazarsınız orası size kalmış. Şaka maka bir yazının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. İletişimde kalın efendim.

12 Aralık 2014 Cuma

Kezban

Onun adı Kezban. Hayata 1-0 yenik başladı. Yaşamı boyunca yediği gollerin ise haddi hesabı yok. Adı çıkmış dokuza ve inmeyecek sekize. Hayata karşı atılmış şık bir röveşata (TDK böyle yazılmasını buyurmuş) golü bile kurtaramaz onu artık. Bir kere "Türk kızları gitsin, Rus kızları gelsin." mantığındaki erkeklerle aynı ülkede yaşıyor bu yavrum. Yani tamam, kaslı üçgen bir vücudun vardır. Bebek yüzlüsündür. Köfte dudaklı, renkli gözlüsündür. Bütün kızlar sana hastadır. Sen de böyle bir beklenti içine girmişsindir. Olabilir. Ama kara kaşına kara gözüne, kıyafetlerinden fırlayan kıllarına, bağımsızlığını ilan etmiş göbeğine bakmadan böyle laflar eden erkeklerimiz varsa bir daha düşünsün derim. Sevgili Kezban, bu cümlelerimden sonra köşede pis pis sırıttığını görür gibiyim. Ama sen de az değilsin. Daha 3 gün önce tanıştığın adamla neden evlilik muhabbetine giriyorsun ki? Hayatındaki en büyük gayen bu mu gerçekten? Bu kadar aciz misin? Kendine biraz güvenebilsen keşke. Bir birey olarak, tek başına neler başarabileceğini görebilsen. Kendine bile güvenin yokken, karşındaki adama nasıl güveneceksin ki zaten? Tabi güveni de abartmamak gerek. Sana çarptığı için ya da ne bileyim yol falan soracağı için "Pardon!" diyen her erkeğin sana yazdığını düşünmeye başlıyorsun sonra da. Bir arasını bulmak lazım. Gelelim size beyler... Sırf mesajlarının sonuna gülücük koyuyor diye bir kızın bu kadar da üzerine gidilmez. Bırakın koysun. Ne olacak yani? Nedir sizi bu kadar rahatsız eden? Kedili, köpekli, bebekli videolar atıp durması konusunda hak veriyorum size ama. Sürekli olarak bu tarz şeylere maruz kalmak hoş olmayabiliyor belli bir noktadan sonra. Hele ki, tartışma sonrası paylaşılan o atarlı, damar şarkılar ya da özlü sözler, alıntılar... Sevgili Kezban, yapma bunu. Kendine de, karşındakine de. Git direkt olarak "o"na söyle kendi hissettiklerinle, kendi cümlelerinle. Sosyal medya üzerinden birilerine üstü kapalı mesajlar göndermeye çalışmak hiç yakışmıyor bir hanımefendiye. Ve Kezban, hepimiz biliyoruz ki aslında o "duck face selfie"lerden bal gibi de hoşlanıyorsun. "Hihi ne kadar da şapşalım!", "Zaaa", "Ahahaha, denedim de benden olmuyormuş." gibi cümlelerle bu fotoğrafları paylaşıyor olman bize ne yazık ki gerçekten de öyle düşündüğünü hissettirmiyor. Zira dalga geçecek olan insan bir kere yapar, iki kere yapar... Günün her öğünü 3'er 5'er tane aynı pozun birkaç derecelik açı farkıyla çekilmiş versiyonlarını paylaşmaz. Yaptığının tercümesi tam olarak şu: Aslında ben seviyorum, paylaşmak istiyorum ama üzerimde de çok baskı var dalga geçerler diye. Bir de eğer o saçların illa platin sarısı olacaksa lütfen dipleri yarım metre gelmiş olmasın. Gerçi şimdilerde ona da hazır bir cevabın var: Ombre tatlım bu. Şimdi bütün yazı boyunca kezbandan bir kızmış gibi bahsettim durdum. Peki ya erkeğin kezbanı olmuyor mu? Oluyor tabi ki. Belki farklı bir sıfatla, farklı bir isimde... Genelde birinci tekil konuşuyorlar. "Bizde böyle kızım.", "Böyle şeyler bize ters." gibi gibi. Siz tam olarak kimsiniz? Ya da sen tam olarak daha başka kimler adına konuşuyorsun o anda? Bilinen bir gerçek ki beyler, sizin aranızda da yukarıda bahsettiğim şekilde sosyal medyada atar yapanlar, mesaj göndermeye çalışanlar yok değil. Eğri oturup doğru konuşalım şimdi. Sevgilisine onu yeme, öyle deme, onu yapma, bunu giyme şeklinde bir dizi yasaklar koyan erkek tiplemeleri var bir de mesela. Görürseniz kaçın. Çünkü düzelme olasılıkları sıfırın altında on. "Sen neden yapmıyorsun bunları peki?" gibi bir sorgulama içine girdiyseniz alabileceğiniz cevap şöyle bir şey olur genelde: Ben erkeğim. Kusura bakma ama pabucumun erkeğisin o zaman. Size bir tavsiye beyler, bu şekilde içi boş öylesine yasaklamalar sizi bir kızın gözünde sadece özgüvensiz yapar ve kısa bir süre içinde kendine güveni olmayan bu erkek tiplemesi tüm çekiciliğini yitiriverir. Bunlar ve daha binlercesi... Artık dikkatinizi çekebildiğime göre, esas konuya gelebilirim sanırım. Şahsen bu kezban muhabbetinin gereğinden fazla uzamaya başladığını düşünüyorum (tıpkı bu yazı gibi). Öyle bir noktaya geldik ki, insanlar hoşuna gitsin ya da gitmesin sırf birilerini eleştirmek için kezban der oldu. Bu sebeple zaten en başından beri bir anlamı olmayan bu kelime içi doldurulmaya çalışılırken abartılıp daha da anlamsız bir hale getirildi. Her insanın kendine göre anlaşabildiği, kafa dengi birileri vardır. Geri kalan her şey için kezban demek ne kadar doğru, ne kadar adil tartışılır. Yukarıda yazdıklarım mesela... Tamamen bana göre olması ya da olmaması gereken şeyler. Eminim benim gibi düşünmeyen birçok insan da vardır. Olabilir. Olmaması anormal olurdu zaten. Bu ilişkilerde de böyle değil midir? Bir insan herkes için "the one" olamaz ki. Mutlaka bir yerlerde birileri için yanlış kişidir o da... Olaya bir de bu açıdan bakın derim.

9 Aralık 2014 Salı

Detaylar Detaylar

Detaycı olmak bir hastalık mıdır yoksa mükemmeliyetçi kişiliğin bir göstergesi midir? İnsanlar, her şeyin en iyisini en hatasız şekilde yapmak için mi detaylara takılır? Yoksa aslında çok da bilgisi dahilinde olmayan bir konuda kendini işin detaylarına kadar bilgili gösterebilmek için mi böyle bir yol izler? Detaylara takılan, gerçekleşebilecek her türlü olasılığı hesaba katan, önlem almaya çalışan biri olarak açıkçası benim oyum mükemmeliyetçilikten yana. Yaptığım işlerin tamamen sorunsuz bir şekilde plana uygun yürümesi hoşuma giden bir şey çünkü. İşi başından sıkı tutmayıp, bir problem çıktığında çözüm önerileri üretmeye çalışmaktansa en başından çıkabilecek problemleri tahmin edip bunlara karşı önlem almayı, hazırlıklı olmayı tercih ediyorum hepsi bu. Fakat tabi ki, her zaman hatasız mükemmel işler çıkarmaya çalışmak insanı ciddi anlamda yoran bir şey. Çünkü belli bir noktadan sonra insan ister istemez günlük yaşamında da detaylara takılmaya başlıyor. Beyin artık gördüğü duyduğu her şeyi eksiksiz bir şekilde algılamak ve sonrasında da hatırlamak istiyor. Arka planda çalan müzikler, yan masada oturanların muhabbeti, kare kare koca bir filmin tüm sahneleri ve daha neler neler... Her sese, her görüntüye ve her düşünceye yoğunlaşmak belli bir süre sonra insanı çılgına çevirebilir. Harvard Üniversitesi bünyesinde yapılan bir araştırma sonuçlarına göre uzmanlar, alakasız görünen her noktayı görmezden gelmenin zihin sağlığı için iyi, ancak yaratıcılık için kötü bir şey olduğu kanısındalar. Ve yine Harvard Üniversitesi psikologlarından Shelley Carson, Toronto Üniversitesi doktorları Jordan Peterson ve Daniel Higgins ile beraber delilik ve dahilik kavramları üzerine yürüttüğü bir deney sonucunda şöyle söylüyor: Elinizdeki bilgileri bile zor idare ediyorken yeni bilgilere maruz kalmanız akli dengenizi bozabilir. Ama hem yüksek bir zekanız hem de iyi çalışan bir hafızanız varsa bu kombinasyon sayesinde bilgileri yaratıcı bir şekilde kullanabilirsiniz. Kısacası; ben detaycı bir insan olmayı, daha iyilerini yapabileceğini bilerek potansiyeli kullanmayı bir hastalık olarak değil kişinin karakteri olarak görüyorum. Evet, bu durum insanı bazen yavaşlatabilen bir şey ancak nerede durmanız gerektiğini bildiğiniz takdirde detaylara takılmanın, mükemmeli aramanın da hiçbir sakıncası yok. Bu hayat tüm detaylarıyla sizin, ister o detaylara takılın isterseniz görmezden gelin. Yeter ki ne istediğinizi bilin.

8 Aralık 2014 Pazartesi

İnadım İnat


"O kadar inatçısın ki, inat etmediğin konusunda bile inat ediyorsun." Şu an okurken size komik gelen bu cümle, aslında benim sıklıkla duyduğum bir şey. Fakat inatçılık konusunda gerçekten aklıma yatmayan bazı şeyler var. Bazen diyorum ki "Herkes yanılıyor olamaz, belki de gerçekten inatçıyımdır ve hatta daha da kötüsü bunun farkında değilimdir.". Ancak sonra mantığım sesleniyor: İnsan tek başına nasıl inatçı olabilir ki? Sahiden, insan ortada herhangi bir olay, herhangi bir kişi olmadan durduk yere neye ve nasıl inat edebilir? Ben bunun karşılıklı bir durum olduğuna inanıyorum. Yani inat edebilmeniz için; öncelikle karşınızdaki insanın sizden farklı düşünmesi, sonrasında ise bünyesinde en az sizin kadar inatçılık barındırması gerekiyor. Formül bu! Yani kimse oturduğu yerden "Ay, inadım tuttu biraz inatlaşayım bugün ben." demez. İnat dediğimiz şey, aslında iki insanın kendi düşünceleri konusunda ısrarcı davranması durumudur ki dikkat ederseniz iki insan dedim. En az iki insan gerekli çünkü bunun için. "Birçok insan karşısındaki kişinin inatçı olduğundan yakınır da kendisinin de aynı tuzağa düştüğünün farkına varmaz. Oysa en basitinden bir ip hayal edelim. Karşınızdakinin tüm gücüyle ipi kendine çektiğini düşünün. Siz de ipi bir ucundan tutup kendinize çektiğiniz sürece savaş devam eder. Çünkü inatlaşmak iki kişilik bir eylem. İpe dokunmadığınızda karşınızdaki insanın da ekstra güç uygulamasına gerek kalmaz. Ancak çoğu zaman kendimize yenik düşer ve ipe asılırız. Bazen kendimizi haklı çıkartmak, doğruluğumuzu kanıtlamak bazen de kendimizi haksızlığa uğramış hissettiğimiz ve savunma ihtiyacımız olduğu için." demiş yaşam koçu ve evlilik danışmanı Yeşim Varol Şen de bu konuda. Kısacası anlatmak istediğim şudur ki; bir insanın içindeki inat, karşısındakinin inadından beslenebilir ancak. Aklınızın bir köşesinde bulunsun. Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey...

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Hey, I am a millennial. Generation Y!


"Ben bir milenyum çocuğuyum, Y kuşağından. Aşağı yukarı, AIDS'in doğumuyla 11 Eylül saldırıları arasında bir yerde doğdum. Bize "Küresel Nesil" diyorlar. Her şeyi hak olarak görmemiz ve kendimizi beğenmişliğimizle tanınırız. Sadece varlığı için, orada bulunduğu için bile her çocuğa ödül verilen ilk nesil olduğumuz için böyle olduğumuzu söylüyor bazıları. Diğerleri ise sosyal medyanın her gaz çıkardığımızda ya da sandviç hazırladığımızda bunu tüm dünyayla paylaşmamıza olanak sağlamasına bağlıyor bunu. Ama en belirleyici özelliğimiz dünyaya olan duyarsızlığımız, acıya karşı hissizliğimiz gibi görünüyor." Gerçekten sizin gözünüzde böyle miyiz? Teknolojinin içine doğmuş bir nesil olarak farklılığımızın sebebi yine bizler miyiz? Seçme şansımızın bile olmadığı doğum tarihimiz mi bizi biz yapan, yalnız bırakan? Sizce de bizi biraz yanlış değerlendirmediniz mi? Öncelikle, hani "Bu çocukları Facebook, Twitter, Instagram vs böyle yaptı." diyorsunuz ya, onları ortaya çıkaran da bu hale getiren de biziz aslında. 30-40 sene önce Facebook çıkmış olsa bile o neslin mahremiyeti ve ahlak anlayışı ile ne kadar örtüşebilirdi? Şu an X kuşağı sosyal medyaya adım atmış, biraz biraz alışmış haliyle bile "Yediklerini, içtiklerini çekip koyuyorlar. Ne kadar ayıp! Bir gören olur, canı çeker." diye hayıflanabiliyor mesela. Sizler gibi olmayabiliriz, çünkü biz değişimin ta kendisiyiz. Aslında ortada doğru-yanlış ya da haklı-haksız yok, değişen kavramlar var sadece. Diğer bir mesele ise, sandığınız kadar yalnız bir nesil değiliz biz. Hatta küçük bir mesajla ya da bir tweetle istersek yüzler, binler, milyonlar olabiliriz. Evet, kendimize güveniyoruz ve inanıyoruz. İstersek başarabileceğimizi biliyoruz. Bunun neresi kötü ki? Gerçekleşen tüm isteklerimiz size göre bizi haddinden fazla şımarttı ancak bize göre daha iyilerini gerçekleştirebileceğimize dair umut verdi. Düşündüğünüz gibi şımarık, ne istediğini bilmeyen bir nesil de değiliz. Nasıl bir çok işi aynı anda halledebiliyorsak, birçok şeyi de aynı anda istiyoruz sadece. Hepsi bu. "Nedir, ne değildir?" yerine "Nasıl, neden?" diye soran bir nesiliz. Hatta "Generation Y" kavramı da buradan geliyor. Diğer bir deyişle bize "why" kuşağı diyorlar. Elbette en az sizin kadar sonuç odaklıyız. Fakat, sonuç kadar sürecin de ne kadar önemli olduğunun bilincindeyiz. Bu sebeple en az sonuç kadar sürecin de tadını çıkarır ve öğreniriz. Anlayacağınız, doğuştan lideriz. Yeni mezun halimize bakmadan bir işe girdiğimizde önemli kararlar almak, büyük değişikliklere imza atmak isteriz. Kıpır kıpırız. Durdurulamayız. Garanticiyiz ancak sırf bazı şeyleri garanti altına almak için de isteklerimizden, değerlerimizden taviz vermeyiz, veremeyiz. Bu yüzdendir ki içimize sinmeyen işte çalışmayız, hoşumuza gitmeyen insanlarla arkadaşlık kurmayız. Bağımsız olmayı severiz, özgürlüğümüze düşkünüz de biraz ama bu demek değil ki dünyada başka kimseye de değer vermiyoruz ya da ailemizi yok sayıyoruz. Bizden önceki nesillerin aksine, ailesine daha bağlı bir nesil bile olabiliriz aslında. Çünkü onlar kendi ebeveynleri gibi baskıcı ve kuralcı bir jenerasyon olmadılar. Bu sebeple bizim hayallerimiz şehir dışında üniversite yazmak ya da koca bulup evden ayrılmaktan çok daha öteye gidebildi. Ve yine aynı sayede düşünebilen, yaratıcı bir nesil olduk. Demem o ki, biz anne babalarımızla ömür boyu sürecek olan soğuk bir savaşa girmedik, tam aksine onlarla ölümüne kanka olduk. Bu yüzden bazı yöneticiler tarafından sevilmeyebiliriz. Evde görmediğimiz, alışık olmadığımız otoriteyi işte tecrübe ettiğimizde afallarız. Haliyle birçoğumuzun hayali ya sıkı çalışıp bir an önce CEO olmaktır ya da kendi işini kurmaktır. Sonuç şu ki; tembel, disiplinsiz, prensipsiz, apolitik değil, sadece bakış açısı ve yetenekleri farklı bir nesiliz. Sizler bu değişimi, bu farklılıkları kabul etmediğiniz sürece "Yok, olmamış bu nesil. Yapamamışız." diye kendinizi üzmeye devam edeceksiniz.

1 Ağustos 2014 Cuma

Secret vs. Murphy

Herkesin bir felsefesi var. Başarıyı yakalama yolları aynı olanların bile bu başarıları yorumlama şekilleri farklı. O kadar yazıldı, çizildi, konuşuldu ki bu konular, artık kim neye inanacağını şaşırdı. "Off, hep bu Murphy yüzünden, bir işim de rast gitmiyor.", "Secret yaptım, başardım." tadında cümleler her yerde. Aslında bana sorarsanız ikisi de olması gereken, birbirini tamamlayan şeyler. Yani tabi ki ben de isterim, evrene pozitif enerji gönderip, umutlarla dolu gülücüklerimle istediklerimi elde edebileyim. Ancak işler tam olarak böyle yürümüyor maalesef. Her iki duruma da şans verdim, denedim. Öncelikle söylemeliyim ki, Murphy'nin iddia ettiği üzere ters gidebilecek olan her şey ters gitmiyormuş. Yeterince önlem aldığınız ve düzen sağladığınız takdirde hayatınızdaki birçok kaosun önüne geçebiliyorsunuz. Arada ters giden şeyler elbet oluyor. Bir bakıyorsunuz, uğruna birçok şeyi feda ettiğiniz, çok istediğiniz bir şeye bazen tek bir adım bile yaklaşamamışsınız. Canınız sağolsun. Secret'a gelince; güzel düşünmek, pozitif bakmak, umutlu olmak tabi ki harikulade şeyler. Buna lafım yok. Fakat, başınıza güzel şeylerin gelmesi için bazı durumlarda bunlar yeterli olmuyor ne yazık ki. Son birkaç aydır evren öylesine sömürdü ki pozitif enerjimi, doyuramadım gitti. Peki o kadar umudun, güzel düşüncenin karşılığında elime geçen şey ne? Yeni bir makarna süzgeci! Ve ben buna rağmen hala iyimser olmaya çalışıyorum, "En azından kirli, üzerinde kurumuş makarna kalıntıları olan bir süzgeç değil." diyorum. Daha ne kadar ileri gidebilirim? Ne kadar Pollyanna'yı oynayabilirim? Bardağın gördüğüm dolu tarafı okyanus oldu taştı, bu evren hala memnun olmadı. Fakat bu demek değil ki, ben çok mutsuzum ya da hayatımda güzel giden hiçbir şey yok. Demem o ki, ne olursa olsun hayatınızdan pozitif düşünceyi eksik etmeyin, umutsuzluğa kapılmayın. Ama körü körüne de Secret'a bel bağlamayın. Olası problemleri görün ve önlemlerinizi alın. Murphy'e fırsat tanımayın. Hayat tüm zıtlıklarıyla güzel, yeter ki siz onları dengelemeyi bilin.

28 Kasım 2013 Perşembe

Karmakarışık

Nedir bu karmakarışık olan şey dediğinizi duyar gibiyim. İnsanın arkasından oynanan dönme dolap oyunlar mı? Gerçekler görüldüğünde hissedilen duygular mı? Örülen duvarlar mı? Yoksa uyulması gereken kurallar mı? Belki hepsi. Belki de hayatın ta kendisi. Benim üzerinde duracağım konu ise nefret. Ne kadar basit görünse de, ne kadar gözle görülebilir olsa da aslında çok ağır bir yük, karmakarışık bir duygular silsilesinin sonucudur. Biraz da kişiliğe bağlı olarak tek bir sebebi de olabilir, birkaç farklı durumun bileşkesinden de doğabilir. Bazen sadece küçük bir soğukluk hissinden alevlenir, bazense karşıdaki kişi bunu gerçekten hak etmiştir. Karşıdaki kişi demişken, aslında bu bir kişi bile olmayabilir. Cümlelerimin gidişatından da anlayacağınız üzere öyle karmakarışık bir duygudur ki nefret, anlatmaya çalıştıkça daha da karışıp sizi bir kördüğümün içinde bırakabilir. Sadede gelecek olursak efendim, nefretin sebeplerinden biri soğukluktur. Bir kişiye ya da bir şeye karşı mantıklı bir açıklaması olmadığı halde hissettiğimiz bir tür itici kuvvettir. Genellikle ilk izlenimden doğar ve içeride tutuldukça büyür. Aslında sadece zamanla büyüyüp bu günlere kadar gelmiş bir histir ve bu yüzden de dindirilmesi en muhtemel olan nefrettir. Diğer bir sebep ise, karşıdaki insanın bunu tamamen hak etmesidir. Bilerek bir kötülük yapmış olabilir, aslında o da kendi nefretinin esiridir. Sonuncu ve en karışık diyebileceğimiz sebep ise dolaylı sebeptir. Yani bir kişiden ya da bir şeyden nefret etme sebebimizin aslında o kişi ve o şeyle doğrudan da bir ilgisinin olmaması durumudur. Bir kızın, hoşlandığı erkeğin sevgilisinden nefret etmesi (her ne kadar biz kızlar için ikinci kategoriye girse de bu durum) bu kategoriyi açıklayabilecek en güzel örneklerdendir. Politik olmaya çalıştığımdan değil ama, son zamanlarda ülkedeki insanların dinden uzaklaşması hatta nefret eder hale gelmesi aslında dinin kendisinden değil ona aşırı bir şekilde bağlı olanların (ya da aslında yobazlaştıranların) dine yüklediği yeni anlamlardan. Ya da ne bileyim, bir ünlüden nefret etme sebebimiz her zaman onun kişiliğiyle ya da yaptıklarıyla bağlantılı olmayabilir aslında. Geçenlerde nette görmüştüm, biri Robert Pattinson'dan nefret etme sebebinin esasında adamın kendisi değil de fanları olduğunu yazmıştı. Tüm bu sebepleri, sonuçları özetlemek daha doğrusu ortak bir paydada buluşturmak gerekirse Justin Bieber diyebiliriz sanırım. Ne kadar ayılıp bayılanı varsa bir o kadar da nefret edeni var sanırım bu "çocuğun". Kimi kızlar onu başka bir kızla gördükleri zaman çıldırıp nefret etmeye başlıyor. Yaşıtı sayılan kimi erkekler onu ve sahip olduklarını kıskandıkları için nefret ediyor. Kimileri genlerinin bozuk olduğunu düşünüp nefret ediyor. Kimileri kişiliğini ve davranışlarını beğenmediği için nefret ediyor. Kimileri ise sadece fanlarının onu bu kadar abartmasına ve yüceltmesine tepkili. Diyeceğim o ki, basit ya da komplike ne sebepten olursa olsun kendinizi bu karmaşadan uzak tutun. Debelendikçe daha çok battığınız, derinlere indikçe belki de yeniden kıyıya çıkamayacağınız bir şey bu. Başta "Ne zaman istersem o zaman bırakırım." diye kendinizi kandırdığınız, gözleriniz açıldığında ise kendinizi kurtaramadığınız bir yol. 

15 Kasım 2013 Cuma

Mutlu Yıllar ODTÜ!

Bugün 15 Kasım, biricik okulum ODTÜ'nün kuruluş yıl dönümü. Ne zamandır yazmak isteyip de yazamadığım belki ertelediğim belki bir türlü toparlayamadığım şeyleri dile getirmek için mükemmel bir tarih sanırım. Geçtiğimiz haziran mezuniyet töreninde, mezun olmanın getirdiği mutluluğu ve ODTÜ'den ayrılacak olmanın getirdiği hüznü bir arada yaşadım. Son 5 yılın birikintilerini 20-30 koliye sığdırabilmiştim ama anılarımı, arkadaşlarımı, hocalarımı, bölümümü, ağaçları, çiçekleri, böcekleri nereye sığdırıp götürecektim acaba? Götüremezdim. Götüremedim de. Bir parçam hala ODTÜ'de. Bir parçam hala benden uzakta bir yerlerde. Şu an sahip olduğum kişilikte, bilgide, beceride hakkı o kadar büyük ki... Ben ODTÜ'de kendimi buldum, kim olduğumu çözdüm. Neleri severim? Neleri sevmem? Neleri alttan alabilirim? Neleri tolere edemem? Nereye kadar gidebilirim? Neler yapabilirim? Tüm bu sorular ODTÜ'de cevap buldu. Sanki sessiz sessiz "Kimim ben?!" çığlıkları atarken o duydu sesimi ve imdadıma yetişti. Ben ODTÜ'de kendi kendime yetebilmeyi öğrendim. Öğrenmeyi öğrendim. Analitik düşünmeyi, sorgulamayı öğrendim. Nedenleri niçinleri öğrendim. Gerektiğinde sorular sormayı, yeri geldiğinde ise problemlere çözüm olmayı öğrendim. "Kim, kiminle, nerede, ne yapmış?"ı çok da takmadığımı fark ettim. Hatta farklı görüşlerin, farklı yaşamların getirdiği çeşitliliği sevdim. Bu çeşitlilik içinde kaybolmayı, özgürce yaşamayı sevdim. İstediğimi giyebilmeyi, istediğimi söyleyebilmeyi ve üstelik tüm bunlar için hiçbir zaman yargılanmayacağım gerçeğini sevdim. Ben sabahları yolda tanımadığım bir sürü tatlı insanın bana "Günaydın." dermişçesine gülümsemelerini sevdim. Adeta 5 yıldır detoks yapıyordu kalbim ve beynim. Güzelliklerle doldum ben ODTÜ'de. Ön yargılarımdan arındım. Birçok kültür tanıdım. Türkiye'nin orta yerinde Avrupa'yı yaşadım. Yeri geldi şarap tadımlarına, galalara katıldım. Yeri geldi diz çöküp oturdum, fasıllardaydım. Kafamıza esti, gittik Chinese yedik. Kimi zamansa kütüphanenin İtalyan salatalı sandviçine talimdik. Yaşadığım sıkıntılar, zorlu final dönemlerim... Ne garip şu an bunların bile aklımda güzel birer anı olarak kalması. Ben seni çok sevdim be ODTÜ. Mutlu yıllar sevgili okulum. Kendine iyi bak.

3 Kasım 2013 Pazar

Türkiye'de herkes Benjamin Button!

O kadar uzun zaman olmuştu ki (yaklaşık 5 yıl kadar) televizyon izlemeyeli, kumandayı elime aldığımda gerildim resmen. "Hangi tuşa basıp açacağım? İlk olarak hangi kumandayı kullanmam gerekiyor? Kanalları nasıl değiştiriyorduk?" gibi sorular uçuştu beynimde. Televizyonu açtım açmasına ama açamasam daha mutlu olurmuşum. 5 yıl boyunca televizyon izlemeyerek inanılmaz gündem dışı kaldığımı düşünürken aslında gündemin ne kadar da ilerisinde olduğumu fark ettim. Arada istisnalar olmak kaydıyla reklam sektörünün oldukça geliştiğini zaten biliyorduk ya da internetten takip edebiliyorduk. Peki ya o diziler, programlar, haberler? Mantık hataları almış da başını gitmiş. Mesela yabancı birini getirip izletseniz şu lise/üniversite dizilerini, sanır ki Türkiye'de herkes Benjamin Button. Dizilerdeki liseli karakterler genel olarak büyümüş de küçülmüş gibi. Feleğin çemberinden geçmiş tavırlar, 40-50 yıllık hayat tecrübesine dayanan derin cümleler, biraz kendini beğenmişlik biraz da sorumluluk... Üniversiteli karakterler ise tam tersine çocuk gibi. Hep bir "laylaylom" havası, saçma sapan tripler, ağlamalar/zırlamalar, oyunlar, anne babanın elinden tutup okula gitmeler... Lisede böylesine olgun davranan bu gençlerin kafasına ne düşüyor acaba? Zamanın geriye akmasını sağlayan bir şey bulundu da benim mi haberim olmadı? Yoksa Türk genlerinde bir Benjamin Button'lık vardı da beni mi bulmadı?

6 Ağustos 2013 Salı

It's so hard when I have to and so easy when I want to!

Yazıma ilham olan başlık için "Bkz: Sondra Anice Barnes" diyorum. Hiç şüphesiz ki birçok insanı parantezleri içine alabilecek bir küme bu cümle. Artık bilemiyorum, insan olmanın getirdiği bir duygu mu bu yoksa sadece bazılarımızın belki genetik belki de çevresel sebeplerle kapanına kısıldığı "Kurusun!" denilecek türden huyu mu? Şu an bu yazıyı yazıyor olmamı aslında birilerinin bana "Şu konu hakkında şöyle bir şeyler yaz hemen." dememesine mi borçluyuz sahiden? Biraz saçma geliyor kulağa bu pencereden. Ama cümleyi tekrar tekrar okuyup irdeleyince insan diyor ki "Hakikaten!". Kimilerine göre inat, kimilerine göre ise sadece bir ergenlik hali. Kim bilir, belki de tamamen karşımızdaki kişiyle ilgili. Demek istediğim şu ki; heveslendiğimiz, yapmak için can attığımız bir şeyi bile bazen sırf birileri tam da o anda "Şunu yapsana." şeklinde emir verdiği için yapmaktan vazgeçiyoruz. Gözlemlediğim kadarıyla bize bunu yaptıran 2 çeşit psikoloji var. İlk olarak, hobi olarak gördüğümüz şeylerin işe dönüştüğünü düşünmemizden kaynaklı bir soğuma yaşıyoruz. Örneğin; çılgınlar gibi kitap okuyan, tek bir günde birkaç kitaba başlayıp bitirebilen ben ilkokul, lise yıllarımda hocalarımın "Şu kadar günde şu kadar kitap okuyup özetlerini çıkarın." şeklinde verdiği ödevlerden nefret ederdim. Hani, beni bıraksalar zaten bahsi geçen kitap sayısının 30500 katını okuyup bitireceğim o sürede. Ama bu bir görevmiş gibi hissettiğimde o sayfalar bitmek bilmiyordu işte. Belki de tam da bu yüzden insanın sevdiği bir işi yapması gerekiyor. Yapmak zorunda olduğu için, ona öyle söylendiği için değil, tamamen yapmak istediği için yapabileceği türden bir iş. İkinci olarak, insanların bizi sorumluluk sahibi olamayacağımız korkusuyla yönlendirmeye çalışmalarından kaynaklı bir soğuma yaşıyoruz. Genelde bu durum yaşça büyük ya da daha deneyim sahibi kişilerle yaşanıyor. Onlar kendi açılarından bakıldığında, tamamen düşünceli bir şekilde küçük ya da deneyimsiz yavrucağızın verilen işi hakkıyla yapabilmesini sağlamak için öğüt veriyorlar. Ancak aradan zaman geçtiğinde düşünemiyorlar ki o küçük yavrucak belki her şeyi öğrenmiş ve kendi başına yapıp halledebilecek konuma gelmiştir artık. Daha iyisini bile yapabilirken, insanların hala elimizden hiçbir iş gelmiyormuşçasına davranması pek de hoş bir durum olmasa gerek. Sonuç olarak, gereksiz gördüğümüz emir kipli cümleleri biraz duymazlıktan geleceğiz. Yaptığımız işi kimin söylediğine değil de onu ne kadar yapmak istediğimize ya da yaparken ne kadar zevk aldığımıza bakacağız. Demem o ki, yapın! Yeter ki yapmak istediğiniz için yapın. (Böyle söyleyince ben de bir emir, bir görev veriyormuşum gibi oldu. İçime, artık yapacağınız varsa da yapmayacakmışsınız gibi bir his, bir korku doldu.)

30 Temmuz 2013 Salı

A Professor explained "Marketing" to MBA students!

1. You see a gorgeous girl in the party, you go to her and say I am rich, marry me. That’s "Direct Marketing".
2. You attend the party. Your friend goes to a girl and tells her (pointing at you): He is very rich, marry him. That’s "Advertising".
3. Girl walks to you and says you are rich, can you marry me? That’s "Brand Recognition".
4. You say I’m very rich marry me and she slaps you. That’s "Customer Feedback".
5. You say I’m very rich marry me and she introduces you to her husband. That’s "Demand & Supply Gap".
6. Before you say I’m rich marry me, your wife arrives. That’s "Restriction from Entering New Market".

2 Şubat 2013 Cumartesi

Müsvedde Hayat

Normal bir insan yaşamının iki önemli devresi vardır. Bebeklik, çocukluk ve ergenlik müsvedde dönemdir. İstediğimiz gibi yazar çizeriz. Beğenmezsek üzerini karalar geçeriz. Müsvedde dönemden sonra temize çekme dönemi başlar ki esas sıkıntılar bu dönemde ortaya çıkar. Küçükken kurduğumuz hayalleri gerçekleştirme peşine düşeriz ancak onları gerçekleştirme yolunda hayat dediğimiz şeyin karşımıza ne tür engeller çıkarabileceğini bilemeyiz. Tahmin bile edemeyiz. Üstelik hayatımızın bu döneminde yaptığımız şeylerin artık geri dönüşü de pek yoktur. Üzerini karalama şansımız çoktan uçup gitmiştir. Bu yüzden her şeyi dikkatlice, enine boyuna düşünerek tek seferde yazmamız gerekir. Sorumluluklar üst üste biner ve gün gelir ezildiğimizi hissederiz. İşte tam da böyle zamanlarda ortaya çıkar çocukluğa duyulan özlem. Küçükken evimizin güzelim duvarlarını saçma sapan renklerle öylesine boyarken, büyüdüğümüzde ancak bir tuvalin üzerine resim yapmayı akıl ederiz. Daha da beteri, yaptığımız o resimde bir anlam ve bir mükemmellik ararız. Demek istediğim şu ki; müsvedde hayatımızı bitirip temize çekmeye başladığımızda özgürlüğümüzün büyük bir kısmını da yitiririz aslında. Her şeyi belli kalıplara sokarız. Çünkü buna mecbur kalırız. Kalıplar olmadan, düzen olmadan yapamayız, başaramayız. Sahiden öyle mi acaba? Ortaya çıkardığımız bu kalıplarla, ördüğümüz bu duvarlar arasında ne kadar bir yenilik yaratabiliriz ki şu hayatta? Bütün yaşamımızı bir müsvedde olarak geçirmemiz ne kadar büyük bir delilikse büyüdükçe ya da yaşlandıkça kendimizi daha da küçük bir kalıba hapsetmemiz o kadar delilik bence. Özlemini duyduğumuz şeyler kendi hazırladığımız müsveddeler değil mi sonuçta? O müsveddeler olmadan nasıl temize çekeriz ki?

31 Mart 2012 Cumartesi

ODTÜ'ye Öyle Yakışır ki Bahar ;)


Tepeden mini çakal gibi gülümseyen güneş, yeni açmaya başlamış çiçekler, insanın içini kıpır kıpır eden bir sıcak... Her yer cıvıl cıvıl, herkes neşe dolu sanki artık. Hoş geldin bahar, iyi ki geldin :)

28 Mart 2012 Çarşamba

Fashion is strange and beautiful or horrible depending upon your perspective!

Başlığa taşıdığım söz Roberto Cavalli'ye ait. İnkar etsek de etmesek de moda diye bir gerçek var. Kendini tekrarlayan bir gerçek... Aksi takdirde yüksek belli pantolonları, etekleri ya da vatkalı bluzları, ceketleri açıklayamazdım şahsen. Her ne kadar "moda" gerçeğini kabul etmiş biri olsam da, bu konunun subjektifliğine inananlardanım. "Bu yaz çiçek açacak bütün kızlar.", "Kışın favori rengi belli oldu: Turuncu!" ya da "Önümüzdeki günlerde bizi danteller ve mini mini üstler bekliyor." gibi cümleler yerine "Bugün tam da Prada modumdayım.", "Süper eğlenceli bir gün beni bekliyor, adeta bir gökkuşağı olmalıyım." tarzında cümleleri tercih ederim. Çünkü moda; tasarımcıların, medyanın ya da komşu kızı Ceren'in söylediği kelimelerden ibaret olamaz, olmamalı. O gün ya da o mevsim ne giyeceğime ben karar verebilmeliyim. Hani derler ya "Moda, insanın kendine yakışanı giymesidir." diye, işte öyle bir şey. Hatta bana kalırsa moda, insanın ruh haline yakışanı giymesidir. Örneğin, çiçekli kıyafetler moda diye gidip çiçekli böcekli şeyler almam asla. Bugüne kadar hayatımın hiçbir döneminde çiçekli desenleri kendime yakıştırmadım ve bundan sonra da yakıştıracağımı sanmıyorum. Açıkçası o çiçeklerin içinde kendimi "Dağlar Kızı Reyhan" gibi hissediyorum. Söylemek istediğim şu ki, moda kişisel bir şeydir ve belli başlı değişkenlere bağlıdır. İşte bu değişkenlerden en ağır basanı da ruh halidir birçoğumuza göre. Bir sabah kalkarım, kendimi öyle muhteşem hissederim ki o an gözümde canlanan modern ve rafine tarzı yakalayana kadar saatlerce hazırlanabilirim. Bazen "Yok artık LeBron James!" dedirtecek cinsten spor bir halde çıkarım insanların karşısına. Başka bir sabah, üzerime 3-5 beden büyük gelen kıyafetlerden birkaçını geçirir, salaş mı salaş atarım kendimi sokağa. Bir bakmışsınız, bohem takılıyorum. Sonra bir daha bakmışsınız minimalist olmuşum. Bir de berbat hissettiğim günler vardır mesela (ki o günlerde neler giydiğimden bahsetmek istemiyorum) "Kimselere görünmeden gidip gelsem bari." diye geçiririm içimden. Kısacası, o gün hangi tarzda ortaya çıkacağım tamamen (diğer değişkenlerin etkilerini ihmal edilebilir varsayarak) ruh halime göre şekillenir. Demem o ki, modanın tanımını kendiniz için baştan yazın ve modayla kalın ;)

24 Mart 2012 Cumartesi

I Brain ODTÜ

Geçtiğimiz günlerde yine bir ODTÜ Tanıtım Fuarı'na tanıklık ettik. Genelde üniversitenin öğrencileri olarak fuarın başlayış ve bitiş tarihlerini tahmin etmek için dikkat ettiğimiz belli noktalar var efendim.
*Kampüs bir anda sandığımızdan daha kalabalık bir hal almışsa,
*Çarşıda oturacak ya da yemek yiyecek yer bulamıyorsak,
*Etrafa hayran hayran bakan gözler yakalıyorsak,
*Ellerinde ODTÜ broşürleri olan insanlara rastlıyorsak,
*Koluna sevgilisini takmış güneş gözlüklü bir çocuğun kendini dünyanın en cool insanı olarak düşünmesine tanıklık etmişsek,
*En az 30500 kez çarşının yerini tarif etmek zorunda kalmışsak,
*Kültür Kongre Merkezi'nin önünde alışılmadık bir şekilde dönemin en popüler parçaları çalınıyorsa,
*Park yeri sıkıntısının doruklarını yaşıyorsak,
*Okulun yaş ortalaması 17'ye düşmüşse anlıyoruz ki tanıtım günleri başlamış. 
Bu tanıtım günleri sırasında liseli arkadaşlarımıza küçük muzurluklar yapmadan edemiyorum. Geçen sene koskoca salona şemsiyeler ve korumalar eşliğinde girmiştim. Bu şekilde kürsüye doğru ilerledim ve konuşma yapmak için hazırlanıyormuş gibi davranmaya başladım. Önce inanmak istemediler, sonra ise fotoğraf çekmek için çıktıkları kürsüyü boşalttılar. Bu arada ışıkla ilgilenen amca da oyuna ortak oldu. Ben kürsüye çıkınca gülümseyerek ışığı benim olduğum yere yöneltti. Neyse efendim, hedefimiz olan öğrencilerin bir kısmı salonu terk etti, bir kısmı ise konuşmayı dinlemek üzere bulduğu en yakın koltuğa oturdu. Bir 15 dakika falan kendilerini oyaladıktan sonra olay yerinden sinsice uzaklaştık. Tabi bu arada bahsettiğim şemsiyeler öyle korumaların ünlüler için ya da devlet adamları için kullandığı büyük siyah şemsiyelerden falan da değildi. Gayet o gün yağmur yağacak diye yanımıza aldığımız renkli, fırfırlı kullandığımız şemsiyelerdi. Korumalardan kastım ise oyunculuk yeteneği olan birkaç arkadaşımdı hepsi bu. Sonuç olarak büyük bir çoğunluğunu inandırmaya yetmişti ve biz de kendi yarıçapımızda eğlenmiştik. Bu sene ise daha farklı bir şey yapmak istedim. Fotoğraftan da anlayacağınız üzere içinde ODTÜ defteri, broşürü, haritası ve puan tablosu bulunan paketlerden birini kaptım ve liselilerin arasına karıştım. Daha doğrusu ben karıştığımı sanmıştım ama esasında pek de başarılı olamamışım ki hala beni durdurup çarşının yerini soranlar oldu. Yine de, karşıdan karşıya geçerken yapılan önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakma olayı gibi, insanların da önce elimdeki pakete sonra bana sonra tekrar pakete bakmaları, bu sırada yüzlerinin aldığı o tanımsız ifade ve gözlerindeki anlamsız boşluk beni eğlendirmeye yetti. Tek keşkem çarşının yerini sormamak oldu. Kimseye tarif ettirmeden sanki her gün gidip geldiğim yolmuş gibi (ki aslında öyle) direkt çarşıya girmekle kendimi de ifşa etmiş oldum sanırım. Artık önümüzdeki fuarlara bakacağız.

18 Mart 2012 Pazar

French Macaroons

O inanılmaz paris tadını anlatacak kelimelerim yok. Yerken hissettirdiği mutluluğu tasvir edemem. Sempatik mi sempatik, şirin mi şirin bir tatlı huzur. Ama o lavantalı olanını yemeyecektim işte! Yeniliklere açık olmayan biri kesinlikle değilim. İnsanların mevcut tatları geliştirme dürtülerini elbette ki anlıyorum. Ama bazı aromaların kullanılmadan önce ya da en azından piyasaya sunulmadan önce bir kez daha test edilmesi taraftarıyım. Bazı şeyler verdikleri tatla öne geçer, bazıları ise kokuları ile. İşte bu yüzden lavanta mutfakta kullanılmadan önce bir kez daha düşünülmeli bence. Çünkü o zaten kokusu ile öne çıkmıştır bir kere. Şu an kullandığım çamaşır yumuşatıcısının lavantalı olmasından mı kaynaklandı bilmiyorum ama lavantalı makaron yediğimde o çamaşır yumuşatıcısını kafama dikmiş gibi hissettim açıkçası. Yıllardır alışık olduğum lavanta kokusunu tatmak gibi bir şeydi. İlk kez tadıyor olmama rağmen garip bir şekilde tanıdıktı üstelik. Artık lavanta tadından hoşlanmadığımdan mı yoksa o makaronu yerken çamaşır makinesinden yeni çıkardığım çamaşırlarımı dişliyormuşum hissine kapıldığımdan mı bilmiyorum, kendisini sevmedim sevemedim. 

PS: Merak edip denemek isteyenler ancak daha beğenip beğenmeyeceğini bilmediği bir şey için 30500 lira da vermek istemeyenler Dr. Oetker amcamızın hazırladığı toz halindeki makaronlardan alıp evde kendileri de hazırlayabilir.

11 Mart 2012 Pazar

Nanik Obsesif


Çoktan keşfettiğimiz, henüz keşfedemediğimiz, keşfetmeyi reddettiğimiz birçok takıntımız var. Farkında olsak da olmasak da onlar bizi biz yapan, bazen hayatımızı cehenneme çeviren bazense ilginç bir şekilde kolaylaştıran alışkanlık dediğimiz şeylerin biraz mübalağaya uğramış halleri. Adı "takıntı" olduğu için illa ki kötü bir şey olması gerekmiyor. Benim de takıntılarım var. Bazılarını yeni yeni kabulleniyorum. Bazıları ise çoktan bir parçam haline geldi. Örneğin: 
*Birkaç saat sonra iptal edemeyeceğim işler varsa ya da dışarı çıkmam gerekiyorsa, o an hiçbir şey yapamam ve o saati beklemeye koyulurum.
*Ders çalışabilmem için yalnız olmam gerekir. Çalışma salonları ya da kütüphaneler herhangi bir konu üzerinde çalışıyorken benim için pek de ideal yerler değildir.
*Herhangi bir mağazada beğendiğim bir kıyafeti denemek için kabine girdiğimde kamera var mı yok mu diye mutlaka her yere bakarım.
*Belirli aralıklarla odama girdiğimde etrafı kolaçan ederim. Tipik bir balık burcu olarak bazen gerçekten CIA ya da FBI tarafından izlendiğimi düşünürüm.
*Yatmadan önce kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi en az 30500 kez kontrol ederim. Sırayla bütün fişleri prizlerden çekerim. Sonra çektiğimden emin olmak için bir 30500 kez de onları kontrol ederim.
*Kitaplarım o kadar değerlidir ki defalarca okuduklarım bile yeni alınmış gibidir. En ufak bir iz, çizgi ya da yıpranmışlık yoktur üzerlerinde. Dolayısıyla onları kolay kolay ödünç veremem. Versem bile tekrar elime ulaşana dek içim içimi yer.
*Herhangi bir şey kafama takıldıysa ya da beni rahatsız ettiyse o an ondan kurtulmam gerekir. Aksi takdirde yapacağım tüm işler sırasında aklım hep o şeyde kalır ve açıkçası o şeyden kurtulmamın sebep olacağı bedensel yorgunluğu, onu saatlerce belki de günlerce düşünmemin sebep olacağı zihinsel yorgunluğa tercih ederim.
*Genellikle hafta sonları önümüzdeki haftanın planını yapar ve o plana ne şekilde olursa olsun sadık kalmaya çalışırım. Kısacası, hangi gün hangi saat nerede ne yapacağım genellikle bir hafta önceden bellidir. Plana sadık kalmamayı sadece telafi edilebilecek sonuçlar söz konusuysa göze alabilirim.
*Kıyafetlerim, ayakkabılarım, elektronik eşyalarım, çantalarım, şapkalarım, takılarım, makyaj malzemelerim ve daha niceleri için aklımda belirli kodlar vardır. Örneğin, sahip olduğum kırmızı bir çanta benim için sahip olduğum kırmızı bir çanta değil "G37Y" kodlu bir nesnedir.
Neyse sevgili okurlarım, bana daha fazla acımamanız için burada kesiyorum. Aslını isterseniz, bu takıntılarımın bir kısmını kontrol edebiliyorum. İstediğim zaman bırakıyor, istediğim zaman yeniden başlıyorum. Bir kısmındansa zaten memnunum. Onlar sayesinde giderek daha az yanlış yapıyorum. Limit sonsuza giderken hayatıma biçtiğim hata payım sıfıra yaklaşıyor ve bu sayede kendimi daha güvende, daha huzurlu hissediyorum. Yine de bazen bunları insanlara açıklamam gerektiğinde zorlanmıyor değilim. Çünkü (kişinin geçmişini, yaşamak zorunda kaldığı olayları ya da o anki psikolojik halini bir kenara bırakırsak) takıntılar sadece vardır, nedenleri nasılları yoktur o kişi için. Biri size "Neden bunu yapıyorsun?" diye bir soru yönelttiğinde verecek cevabınız yoktur. Sadece yaparsınız. Çünkü onu yapmak anlamadığınız bir şekilde size iyi gelir. Kazara ya da isteyerek üzerine gidip bir sebep bulduğunuzda bile bazen inatla devam edersiniz onu yapmaya. İşte böyle durumlarda galiba kendi kendimize de bir soru yöneltmemiz gerekiyor: Hayatı daha hatasız, belki biraz daha huzurlu yaşamak için bunca takıntıya değer mi?

3 Mart 2012 Cumartesi

In Time

Yönetmenliğini Andrew Niccol'un yaptığı, başrollerini Justin Timberlake, Amanda Seyfried ve Cillian Murphy'nin paylaştığı "In Time" filmi son zamanlarda izlediğim başarılı aksiyon filmlerinden biri. Fantastik senaryosu insanı hem ağlatıyor, hem güldürüyor, hem de güldürürken düşündürüyor. Film ilerledikçe anlıyorsunuz ki küçüklüğünüzden beri bildiğiniz "Vakit nakittir." sözü hece hece bir kez daha aklınıza kazınıyor. Çünkü filmde para diye bir şey yok. Sahip olduğunuz tek şey zamanınız. Faturalarınızı bu zamanla ödüyorsunuz. Boğazınızdan geçecek olan her lokmayı yine hayatınızdan birkaç dakikayı kaybetmeyi göze alarak karşılıyorsunuz. Bir tanıdığınız sizi gördüğünde "Hey, birkaç dakikan var mı?" diye bir soru yönelttiğinde muhtemelen bu "Seninle birkaç dakikalığına bir şeyler konuşmak istiyorum." anlamına gelmiyor. Sizden gerçekten ona birkaç dakika (günümüzdeki karşılığıyla para) vermenizi istiyor. Evet, sahip olduğunuz zamanı kendi hayatınızı kısaltmak pahasına da olsa sevdiklerinize verebiliyorsunuz. Paranın bir bakıma zamanla ölçüldüğü günümüz dünyasına hoş bir atıf olmuş bu film bence. İlgimi çeken noktalardan biri de, 25 yaşından sonra kimsenin yaşlanmaması. Sözüm ona mühendisler ölümsüzlüğü keşfetmişler ve insanların 25 yaşından sonra (yaşlanmadan) ne kadar süre daha yaşayacakları, kollarındaki zaman sayaçlarına çalışarak yükledikleri zamana bağlı. Kısacası ne kadar çok zaman kazanırsanız o kadar çok hayatta kalıyorsunuz. Filmde iki grup insan karşımıza çıkıyor: kolunda en fazla birkaç dakikası bulunan, günlük ihtiyacı olan zamanı kazanabilmek için varını yoğunu ortaya koyan fakirler ve bütün aile bireylerini sonsuza kadar yaşatabilecek zamanı olan zenginler. Filmde zengin kesim bir elmas küpe için milyonlarca yılı bir çırpıda feda edebilirken, varoş kesim tek bir saniye daha fazla yaşayabilmek için büyük bedeller ödemek zorunda kalıyor. Her ne kadar konusu ve fantastik ögeleri nedeniyle filmin gelecekte geçtiği söylense de, aslında film şimdiki zamana ayna tutuyor acı bir şekilde.

18 Eylül 2011 Pazar

New Girl

"Korku filmlerindeki tipik kız rolünü bilirsiniz. 'Aman Tanrım! Bodrumda bir şey var galiba. İç çamaşırlarımla, karanlık bodruma inip neler oluyor bir bakayım.' der. Ve siz de 'Derdin ne senin?! Polisi arasana!' dersiniz. O da 'Tamam.' der. Ama artık çok geçtir; çünkü öldürülmüştür. Demem o ki, benim hikayem de böyle." İşte tam olarak bu cümlelerle başladı dizinin ilk bölümü. New Girl bizden biri olduğunu kanıtladı daha ilk saniyelerinde. Yaşadığı olay üzerine (ki olayın ne olduğundan bahsetmeyeceğim, spoiler vermemek adına) 3 erkeğin yaşadığı bir eve dördüncü olarak yerleşir sempatik kahramanımız Jess. Kadınlarla konuşmakta problemleri olan, onlara nasıl davranması gerektiğini bilmeyen birinci erkeğimiz, çapkının önde depar atanı ikinci erkeğimiz ve aylar önce kız arkadaşından ayrılmış olmasına rağmen bunu bir türlü atlatamamış üçüncü erkeğimiz bakalım bu sevimli kızı nasıl karşılayacaklar? İtiraf etmeliyim ki "500 Days of Summer" filmindeki rolünden dolayı Zooey Deschanel biraz antipatimi kazanmıştı. Bir bunalım, sanki biraz ne istediğini bilmemezlik, bir tutam da ego tatmini gibi gelmişti o rol. Belki de karşısındaki erkek karakterin bitmek bilmeyen çaresiz aşkı yüreğimi un ufak etmişti. Bu yüzden de ister istemez Summer'ı suçlamıştım sanırım. Her neyse, sevgili Zooey bu sefer bambaşka, kıpır kıpır, sempatik, eğlenceli, çılgın bir kız olarak karşımızda. Tam da istediğim gibi. Şimdi onu sevmeyeyim de ne yapayım yani? İyi seyirler!

23 Ağustos 2011 Salı

Benim Sadık Yarim "Alt+F4"tür!




















Amnesia çıktı mertlik bozuldu efendim. Adına şarkılar yazılan, filmler çekilen bu kelimenin oyunundan bahsediyorum tabi ki. İlk olarak, oyuna başlamadan önce alınması gereken önlemlerden bahsetmek istiyorum. Mümkünse gündüz oynayın. "Yok efendim ben gündüzleri meşgul oluyorum, hem korku içerikli bir oyun gece oynanmalı ki amacına ulaşsın değil mi ama?" gibi bir düşünceniz varsa siz bilirsiniz. Uyarmadı demeyin. Bari ışıkları açık bırakın! "Efendim, anlatamıyorum derdimi galiba. Işıklar açıkken oynayacaksam ne anlamı kaldı gece oynamamın?" diyorsanız, yine siz bilirsiniz. O zaman tuvalete en yakın odada oynamanızı öneririm. Oyuna başlamadan önce, tuvalet kapısı hariç evdeki bütün kapıları kapayıp kilitlediğinizden emin olun derim. Aksi takdirde oyundaki sözde kahramanımız gibi siz de bir süre sonra karanlıktan aklınızı kaçırmaya başlıyorsunuz. Kapıların kilitli olduğunu bilmek sizi bir nebze rahatlatacak ve o an düşünmeniz gereken şey sayısını düşürecektir. Oyuna girmeden önce, arka planda sevdiğiniz, takılmaktan hoşlandığınız ve kafanızı dağıtabileceğiniz birkaç siteyi açık bulundurmayı da unutmayın. Zira oyunu kapattıktan sonra titreyen ellerinizle kendilerini açmanız pek mümkün olmayacak. Tecrübe konuşturuyoruz burada! Bu oyun daha önce oynadığınız korku oyunlarına ya da daha önce izlediğiniz korku filmlerine kesinlikle benzemiyor. Zira oyunun kahramanı dediğimiz şahsiyet saftiriğin önde depar atanı aslında. Karanlıktan korkuyor. Seslerden korkuyor. Ondan korkuyor. Bundan korkuyor. Korkuyor da korkuyor. Yürürken oyunun o duvarları üstünüze üstünüze gelmeye başlıyor. Daralıyorsunuz yer yer. Kahramanımız korkmaya başladıkça sapıtıyor. O sapıttıkça işler daha da zorlaşıyor. Bazen öyle zorlaşıyor ki "Şu lanet canavar gelsin öldürsün beni. Bitsin artık bu çile." diyorsunuz içten içe. Zira oyunda canavarla karşılaşıp onu dövme, yenme, öldürme gibi bir şansınız yok. Oyundaki strateji tamamen "Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır." üzerine kurulu. Zaten oyunun başında "Düşmana rastlarsanız kaçın. Karanlığa saklanın. Ses çıkarmayın." gibi bir uyarı geliyor size. Bu cümleden çıkarılması gereken bir uyarı daha var. Öyle önümüze çıkan her mumu yakmak yok hanımlar, beyler. Çünkü o mumları yaktığınız yerde canavarla karşılaşırsanız karanlığa saklanma şansınızı da yok etmiş oluyorsunuz. Oyunda ilerledikçe paranoya tavan yapıyor bünyenizde. Orada bir gölge mi gördüm acaba? Şurada gördüğüm şey gerçek miydi yoksa karakterin sebep olduğu bir halüsinasyon muydu? Bir ses duydum sanki. Öyle bir an geliyor ki artık karakterle bütünleşiyorsunuz. Canavarla karşılaştığınızda bilgisayarı, evi, her şeyi bırakıp kaçıveresiniz geliyor başka başka diyarlara. Ama korkmayın. Yatacaksınız, kalkacaksınız ve geçecek. Bu bünye Grand Theft Auto'dan Counter Strike'a, Resident Evil'dan Football Manager'a kadar ne oyunlar gördü. Yeri geldi Dota attı, yeri geldi PES attı. Şimdi de bu oyuna sardı. Sanırım artık bu yazının Alt+F4 vakti geldi. Yazının başında size, oyuna başlamadan önce arka planda kafanızı dağıtabileceğiniz bir site açmanızı önermiştim ya, işte ben de bu sayfayı açık bırakmıştım. Hayır, lütfen kendimi rahatlatmak için sizi kullandığımı düşünmeyin şu an. Üzülürüm. Oynamayı ihmal etmeyin, en azından bir deneyin efendim. Korku dolu geceler dilerim.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Kalbin Doğası

Gözlerim yağmurlu bugün
Dudaklarım sıcak ve kurak
Fısıltılarım ılık bir rüzgar
Hissedilen sıcaklığım cayır cayır
Kalbim doğal afetinden enkaz halinde
Sırılsıklam olmuşum aşktan
Tabiatım sensin
Farkında bile değilsin

29 Ocak 2011 Cumartesi

Girl in Pyjamas: The Anatomy of a Disease

Saat kaç oldu bilmiyorum. Hangi günde olduğumuzdan emin değilim. Hatırlanmaya değer bir gün de değil zaten. Hava Antalya'ya hiç yakışmayan bir şekilde kapalı. Güneş bir kere olsun göz kırpmadı bu sabah. Hepi topu birkaç haftalık tatilimi de yatakta hasta bir şekilde geçiriyorum şimdilik. Bir elimde taze sıkılmış portakal suyum, diğer elimde bitmesinden korktuğum için yavaş yavaş okuduğum kitabım, dışarıda yağmur, pencerelere vuran taneciklerin sesi, camlardan bir balerin edasıyla süzülüp yerçekimine yenik düşen yağmur damlaları... Buraya kadar kulağa çok hoş gelebilir, bardak yağmurla dolmuş da taşmış gibi görünebilir. Ama bardağa boş tarafından bakmak isteyenler için devam edeceğim. Balon gibi olmuş bademcikler, çöp kutusunu doldurmuş peçete yığını, 39.4 derece ateş, bütün eklemlerinden ağrı fışkıran bir beden... Merhaba, Banu ben. Fakat daha bitmedi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi sağ ve sol üstte olmak üzere yeni çıkmaya başlamış 2 tane 20'lik diş. Aslında sorunum sebep oldukları ağrıda değil. Bununla başa çıkabilecek kadar büyüdüm. İşte esas problem de bu: Başa çıkabilecek kadar büyüdüğümü hatırlatmaları. Hissettiğim her sızıda bir kez daha 21 olduğumu hatırlıyorum. Kendimi bildim bileli zamanla hep bir problemim vardı benim. Saatimin pilini çıkarıp zamanı durdurduğumu düşünürdüm küçükken. Ancak ben istersem akmaya devam edebilirdi. Büyüdüm ve bir hayalim daha elimde patladı ne yazık ki. Uslanmamış bir çocuk gibi hayaller kurmaya devam ediyorum yine de. Böylesine karanlık bir günde, ayağa kalkmaya bile takatim yokken yapmak istediklerimi yapıyormuşum gibi düşünmekten başka çarem de yok gibi. Hayallerim gerçekleşirse ne mutlu bana, gerçekleşmezse de hayal ederken yaşayacağım mutluluğu yeterince hissetmiştim zaten der ve yoluma devam ederim. İşte bu yüzden hep mutluyum, gülerim. Hiçbir savaş izi yoktur yüzümde. Demek istediğim, ortada bir bardak varsa gerisi teferruattır. Onu doldurmak ya da boşaltmak bana kalmıştır. Neyse, gidip sıcak bir şeyler içeyim de geleyim kendime. Bu arada bir portakalım var sıkmaya kıyamadığım. Adını Kevin koydum. Yazıma ise son noktayı bir türlü koyamıyorum. Hani "Nokta, bazen her şeyin bittiğini değil de kendinden sonra gelecek harfin büyük olacağını gösterir." derler ya, işte ben ikincisini seçiyorum. Aksi takdirde kucağımda laptop, buram buram sanat kokan filmlerime dönmem gerekecek. 27 dakika boyunca bir adamın araba sürüşünü, 19 dakika boyunca aynı adamın evindeki koltuğunda öylece boş boş oturuşunu ve 24 dakika boyunca da adamın kızının buz üzerinde kayışını izledim bu yazıya başlamadan önce. Hastaysanız ve zaman zaten geçmek bilmiyorsa böyle filmler izlerken tat almayı bir kenara bırakın, halüsinasyon gördüğünüzü düşünmüyorsanız şanslı sayılırsınız. Evet, ben... Vücudu virüslerin istilasına uğramış, 39 derece ateşte bile enzimlerinin inaktif konuma geçeceğini düşünebilecek kadar üşüyen zavallı kız... Yine de, kendimi şanslı hissediyorum Google.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Revenge of Ex


İlişkiler vardır ömür boyu sürer, ilişkiler vardır başlar ve biter. "Bitti!" ağızdan bir çırpıda çıkabilecek kısa bir kelime gibi görünebilir ancak insanları oldukça uzun bir zaman zarfına hapsedebilecek ölçüde zehirlidir. Atlatılması zor bir dönemdir, atlatıldıktan sonra bile küçücük bir kelimeyle yeniden tetiklenebilir. Enfeksiyonların en acı çektireni, gözyaşlarıyla beslenenidir. İnsanların eski sevgilileri hakkında uzunca bir dönem atıp tutması da bu yüzdendir. İstemsizdir. Yine de, oldum olası anlayamamışımdır insanı böyle bir davranışa sürükleyebilen o duyguyu. Duygu diyorum; çünkü aşk mı, nefret mi, intikam mı karar veremiyorum. Belki hepsi, belki hiçbiri, belki de kombinasyonlarıdır, bilemiyorum. İnsan, bir zamanlar hayatının en mutlu dakikalarını paylaştığı biri hakkında nasıl olur da böylesine acımasızlaşabilir? Nasıl bir ayrılık, böyle bir şeye sebep olabilir? Nasıl bir yıkımdır ki o, en güzel anıları bile unutturabilir? İster kavgayla bitsin ister medenice, hiçbir bahanesi yoktur böyle bir çirkinliğin benim gözümde. Bir zamanlar aşık olduğum, kalan hayatımı beraber geçirmek istediğim, kimi zaman gizli gizli kimi zamansa içimden kendi adımla onun soyadını birleştirip "Kulağa hoş geliyor mu?" diye denediğim birine düşman olamazdım ben sanırım. Midemde uçuşmuş kelebeklerin hatrına, o insan en azından bu kadarını hak ediyordur.

19 Eylül 2010 Pazar

Kategorize Etme Beni!

Huyumuz kurusun ki kategorize etmeden duramıyoruz, durdurulamıyoruz efendim. Yabancı dizileri bile uyarlarken iyiyle kötüyü 3 yaşındaki çocuğun bile anlayabileceği bir şekilde insanların gözüne sokmaya çalışıyoruz. Bir Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi öncesinde küçük bir çocuğa "Maçı kim alır?" diye sorduklarında "Beşiktaş Galatasaray'ı yenmişti, Galatasaray da Fenerbahçe'yi yenmişti. Dolayısıyla Beşiktaş Fenerbahçe'yi çok rahat yener." şeklinde bir cevap almışlardı. Bu küçük çocuktaki düz mantıkla bazı senaristlerimizin "Bir karakter iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür." mantığı arasında pek de bir fark olmaması biraz acımasız gerçekler tadında bir durum ne yazık ki. Elbette, her şey zıttıyla vardır. İyi olmadan kötüden, kötü olmadan da iyiden bahsedemeyiz. Diyalektik hesabı... Peki ya kim demiş bir insan bu sıfatlardan sadece birine sahip olabilir diye? Ya her birey hem yin hem de yang ise?! Kimse tam anlamıyla beyaz ya da siyah değildir. Herkes gri renktedir. Gerçek yaşamda siyah ve beyaz değil açık gri ve koyu gri vardır. Oysa dizilerdeki iyi karakterler meleklere taş çıkartır cinsten. Kötülerse şeytana pabucunu ters giydirir maşallah. İyiye bakıp kendimi kötü mü hissetmeliyim, kötüye bakıp ne kadar iyi biri olduğumu mu düşünmeliyim bilemedim. Psikolojim alt üst oldu benim. Kızların sarışın olma çabalarının altında yatan esas sebep genel olarak Türk erkeklerinin sarışınlardan hoşlanması falan da değil efendim. Bu en az "Biz kızlar her şeyi kendimiz için yaparız." söylemi kadar yalan. Külliyen yalan! İnansak da inanmasak da sarışınlar bembeyaz elbiseleri içinde hep bir melek şeklinde yer edinmiştir bilinçaltımızda. Esmerlerse gece kadar siyah elbiseleri içinde hep bir "öcü" rolünü oynamıştır. Diyeceğim odur ki; sis yelpaze ile dağıtılmaz. Gerçekçi olalım.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Hissediyorum, Öyleyse Varım!

"İnsanlar, söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unuturlar; ama onlara hissettirdiklerinizi asla unutmazlar." Adam Fawer bu cümlesiyle beni benden almıştı işte. Çünkü insanlar hep bir his yumağı olmuştur benim için. Birinin adını unutabilirim, doğum gününü unutabilirim, onunla nereden tanıştığımı ya da nasıl anılarım olduğunu bile unutabilirim; ama yüzünü gördüğümde ya da sesini duyduğumda içimdeki sesin fısıltılarını susturamam. Geçenlerde bir babanın çocuğuna bisiklet sürmeyi öğretişini konu edinen bir reklama rastladım. O küçük bacakların dengeli bir şekilde pedalları tek başına çevirebilmesi için kim bilir baba kişisi ne diller döktü, ne süslü cümleler kurdu. Kim bilir kaç defa o bisikletin arkasından tutması gerekti. Kim bilir kaç defa saçının teline zarar gelse uğruna dünyaları yıkabileceği yavrusunun düşüşünü izledi, yaralanmış dizlerini dezenfekte ederken üfledi. Ama sonunda küçük çocuk bisiklet sürmeyi öğrendi. Şimdi onlarca yıl gerisindeki bu anıdan aklında kalan tek şey babasının ona verdiği güven duygusu, ne yaralarının verdiği acı ne bisikletinin rengi ne de korkusu. Çünkü başarmak için hissetmek gerekir. Birilerinin size inandığını bilmek bazen en iyi motivasyon şeklidir. Yıllar üzerimizden geçip giderken tarzımız değişebilir, düşüncelerimiz değişebilir ama hissettiklerimiz bizim kontrolümüzde değildir. Bu yüzden belki de sahip olduklarımız içinde yalan söyleyemeyecek tek şey hislerimizdir. Çünkü hisler, düşünceler gibi değildir. Düşünme şeklimiz okuduğumuz bölüme göre bile kolayca yeniden şekillenebilirken, hayatımız boyunca tek bir kişiye aşık olup kendimizi ona adayabiliriz. Çünkü sevmek düşünceden bağımsızdır, tamamen hislerle ilgilidir. Bu yüzdendir ki aşkta "çünkü" diye bir şey yoktur. "Çünkü" araya girdiği zaman düşünceler konuşur. Bazılarımız yaşarken hisseder ama ben yaşamak için hissediyorum. Zira hissedebildiğim sürece varım, biliyorum.

11 Eylül 2010 Cumartesi

PS: I Love You


Aşk… Hakkında epeyce yazılır, çizilir. Destanlar, efsaneler anlatılır; dinlenir. Çünkü hala hayatın en bilinmeyenli denklemidir. Daha mini mini bir kuşu söyleyen dudakların sahipleri bir yandan da hayallerindeki aşkın büyüsündedir. Peki ya bu hayallerdeki aşk tam olarak nerededir, koordinatları nelerdir? Boyutumuzun 30500 katı büyüklüğündeki o esrarengiz kapının anahtarı hangi erkektedir? Artık annesinden bile daha iyi tanıdığımız, bütün sırlarımızı hiç düşünmeden anlatabildiğimiz en yakınımızın ta kendisi midir? Yoksa daha hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir gizemli midir? Aşk bazen güvenin verdiği rahatlama hissinde bazense bilinmeyenin çekiciliğinde gizlidir. Kararı vermek bizim işimizdir. Çünkü bu kişiden kişiye değişir. Çünkü aşk kimileri için bir mecburiyet, kimileri içinse bir çılgınlık yapmak demektir. Tanımı yoktur, kanıtı yoktur; ama kendisi gerçektir. Bazen sinir küpü olmuş iki insanın yastık savaşıyla sona eren kavgalarından bazense bir fotoğraf karesini süsleyen iki sıcak gülümsemeden ibarettir. Her neredeyse, her ne şekildeyse işini iyi bilir. Kendi gizemine bizi hapsedip arkamızdan nanik bile yapabilir. Bir hastalık değildir ama bir virüs gibi bütün bedenimizi ele geçirebilir. Bizimle oynamak hoşuna gider, bütün meselesi bizimledir. Huyu böyledir, böyle kabul edilir. Korkutucu görüntüsünün arkasında şirin mi şirin bir aktör de yatabilir. Olabilir, olmayabilir… Gelebilir, gelmeyebilir… Bulabilir, bulmayabilir… Kimileri için “üç harfli”dir. Kimileri içinse üç harften ibarettir. Üç nokta da olabilir. Kendi bilir…

Kod Adı: Mutluluk


“Banu öyle bir kız ki, en kötü ihtimalle yılın 365 gününü mutlu 6 saatini mutsuz geçirir.” Belki de annem bu cümleyi sadece böyle olmamı arzu ettiği için kurmuştu o zamanlar. Aslında hiçbir zaman mutluluğu aramadım ya da onun beni bulmasını beklemedim. Yanlış anlaşılmasın, yoktur kendisiyle bir alıp veremediğim. Hatta gülmem için bir engel yoksa ortada, her zaman bir gülümseme vardır yüzümde benim. Mutlu olmak için, dünyaların benim olmasını beklemiyorum diyelim. Hayal ederim, isterim ve peşinden giderim. Yolda duyduğum müzikten etkilenip bir top model edasıyla yürümeye başlayabilirim. Odamda oturmuş gökyüzünde yalnız gezen yıldızlardan birini oynarken gözlerimi kapayıp 30500 kişilik bir arkadaş ortamının içine de düşebilirim. En iyi olabilirim, en güzel olabilirim, en başarılı olabilirim. Olmak istediğim her şey olabilirim. İstediğim her yeri gezebilir, istediğim herkesle tanışabilirim. Belki lanet olası bir hayalperestim ama mutlu olduğum sürece sorun yok benim için.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Pop! Six! Squish! Uh uh! Cicero! Lipschitz!


Bana bunu neden yapıyorsun?! Her izlediğimde, her dinlediğimde kafamı o mini çakal, sinsi düşüncelerle neden meşgul ediyorsun? Ah Cell Block Tango... İşimiz var gerçekten! Seni dinlemeden edemiyorum, dinlediğim anda da düşüncelere dalıveriyorum. Hayır, düşünmek bazen güzel değildir. Düşünürsen kendi yorumunu katmadan edemezsin. Kendi yorumunu kattığın anda da gerçeği değiştirmişsindir. Fakat gerçekler değiştirilmekten hoşlanmaz ve eninde sonunda bunun intikamını alırlar. Biliyorum, sana göre gerçek, saf oksijen gibidir. Tek başına yakıcıdır. Kafa yormadan sadece yapması gerekeni, ondan bekleneni yapar. Canını yakar. Bu yüzden onu başka şeylerle tepkimeye sokmak gerekir bazen. Yanına biraz hidrojen koysan uslu mu uslu bir su oluverir mesela. Peki ya birileri seni fena halde kandırdıysa... Gerçek denilen şey aslında hidrojenin ta kendisiyse... Ki öyle! Ve sen kendi gerçeğini bulmak için aslında bütün gerçekleri yakıyorsan ne olacak hiç düşündün mü? Her neyse, biraz daha konuşursam sanırım ben de kendi yorumumu katmaya çalışacağım. Pop! Sana şu sakızı patlatma dedim. Eğer bir kez daha yapacak olursan... Bunu sen istedin! Tamamen korkutma amacıyla kullanılan(!) bir tüfekle beyninin uçurulmasını sen istedin. Six! Peki ya sen hiç utanmadın mı 6 kadınla birlikteyken hayatında kimsenin olmadığını söylemeye. Evet, her zamanki gibi içkini hazırladım. Ama nereden bilebilirdim ki bu sefer içine koyduğum arseniğin seni öldüreceğini? Squish! Ben bütün hayatımı sana adamış, en sevdiğin yemekleri yapıp seni mutlu etmeye çalışırken sütçüyle seni aldattığımı da nereden çıkardın? Her çiftin hikayesinde olmak zorunda mı ki bu lanet olası sütçü? Elimdeki bıçağa koşan sendin. Bunu 10 kez tekrarlayıp kendi kendini parçalara ayıran da... Ben hiçbir şey yapmadım. Uh uh! Hayır hayır, ben suçsuzum. Sen öldürülmüş olabilirsin. Ortada bir cinayet de olabilir. Ama katilin ben olmadığımdan eminim. Cicero! Baldız baldan tatlıdır diye boşuna dememişler değil mi kocacığım? 2 dakika buz almaya gittim ve döndüğümde sizi şovumuzda kullandığımız akrobatik hareketleri(!) yaparken buldum. Şoktaydım tabi. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Peki ya ellerimi yıkarken akan kanlar... Lipschitz! Sanatçı ruhlu, kendini bulmaya çalışan bir ressam... Sen mükemmeldin ta ki kendini ararken bulduğun Ruth, Gladys, Rosemary ve Irving'i öğrenene kadar. İşte benim bildiklerim bu kadar... Cell Block Tango... Dediğin gibi olsun. "It was a murder but not a crime!"

6 Temmuz 2010 Salı

Paris'e Fransız Kalmak


Yorucu bir günün ardından yatağa girer girmez, kafamı yastığa koymamla birlikte uykuya dalmıştım. Aradan geçen zaman hakkında bir fikrim olmadan kulağımda küçük bir fısıltıyla uyandım. Henüz sabah olmamıştı. Hatta saate bakılırsa uykuya dalalı sadece yirmi dakika olmuştu. Etrafıma bakındım fakat birileri varsa da görmem neredeyse imkansızdı. Zira odam kurudukça siyaha boyanan bir tuvalden farksızdı o an gözümde. Fısıltının bana söylemek istediklerini anlamasam da içimdeki sese kulak verip onu takip ettim. Göz bebeklerim olabildiğince bir hızla büyürken alışmaya başladığım karanlıkta artık takip ettiğim şeyin sadece bir ses olmadığından emindim. Önümde belli belirsiz bir gölge vardı. Garip bir şekilde bu bana hiç de korkutucu gelmiyordu. Kendimi bildim bileli karanlıktan hiç korkmamıştım zaten. Çünkü bence her şey gündüz nasılsa, gece karanlığında da aynı şekilde ve olduğu yerdeydi. Sadece ışık yoktu ve bu benim onları algılamamı zorlaştırıyordu. Belki sırf bu yüzden karanlığı bir tehdit olarak görüp kendimi güvende hissetmeyebilirdim ama kesinlikle korkmazdım. Bütün bunlar aklımdan geçerken gölgenin durduğunu fark ettim aniden. Onunla gitmeyi isteyip istemediğimi sordu. Kesinlikle hayır! Normalde olsa böyle bir cevap vermem gerekiyordu ama zaten o an normal olan ne vardı ki? Hala yürüyorduk fakat artık nerede yürüdüğümüz hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Aslında vardı. Odamda değildik, en azından bundan emindim. Daha ne kadar yürüyeceğimizi, nereye gittiğimizi sordum defalarca. Hiçbir yanıt gelmedi. Önümdeki gölge adeta bana soru sorup aldığı cevaba göre yörüngesini belirleyen bir robottu. Konuşkan olmaması belki de iyi bir şeydi. Bazen bildiğimiz şeyler başımıza bela açabilir diye düşündüm. Yine aynı şeyi yapıyordum işte. Durum ne olursa olsun, onun kendimi teselli edecek bir yanını mutlaka bulurdum. Bu gizemli yolculuğun sonunda başıma ya çok paris olaylar gelecekti ya da ölecektim. (Küçüklüğümden beri "güzel, harika, muhteşem" gibi sıfatlar yerine paris demeyi tercih etmişimdir hep.) İlkinin gerçekleşeceğini umut ederek duraksamadan devam ediyordum yola. Hem kim, neden beni öldürmek isteyecekti ki? Yere bastığımdan bile emin değildim artık. Gölge sessizliğini koruyor, önümde tüm ihtişamıyla bana rehberlik etmeye devam ediyordu. O da neydi öyle? Aniden, yanımdan parlak bir şey geçti. Yıldız mıydı? İyi ama, bir yıldızın yanımdan geçmiş olma olabiliritesi hiç de muhtemel değildi ki! Bay Gölge buna hiç de şaşırmış gibi görünmüyordu. Attığım her adımda merakımın biraz daha esiri oluyordum. Ve sonunda yine aynı fısıltı: Geldik! Nereye geldik bilmesem de içimde bir rahatlama hissettim. Bir anda her şey aydınlandı. Güneşin doğuşunun hızlandırılarak birkaç saniyeye hapsedildiği bir film sahnesinde gibiydim. Gördüklerime şaşırsam mı sevinsem mi bilemedim. Tim Burton filmlerinden fırlama insan tiplemeleri, pamuk şekerinden kafeler, midye kabuklarından restoranlar, içki şişelerinden barlar ve parlak toplardan diskolar... Gölgeye dönüp "Burası çok paris bir yermiş." dedim. "Burası zaten Paris." dedi. Gülümsedim. Küçükken inandığım düşler ülkesinden bahseden o masallar resmen gerçek olmuştu. Bir Alice değildim belki ama kesinlikle harikalar diyarındaydım. O sırada, giderek belirginleşen bir ses daha duydum. "Banu kalk artık, öğlen oldu kızım."

22 Haziran 2010 Salı

Twitter: Biri Bizi Gözetliyor

Her oluşumun kendine göre kuralları vardır. Yazılı ya da yazısız... Bir şekilde kendilerini belli etmeyi başaran kurallar... Twitter'ın da kendine has bazı kuralları var işte. Yazdıklarınızın binlerce hatta milyonlarca kişi tarafından okunması, her yazdığınız cümlenin retweet edilmesi tamamen ne kadar ünlü olduğunuzla doğru orantılıdır mesela. "Sabah kalktım, kahvaltı yaptım.", "Sütümü içtim yatıyorum.", "Tostumu yedim, bekliyorum.", "Tuvalete gittim biraz önce, nasıl rahatladım anlatamam." tarzında bir ilkokul öğrencisinin günlüğüne yazdıklarından daha beter cümleler yazmalarına rağmen herkes onları izlemeye alır. Her yazdıkları olay olur. Çünkü onlar ünlüdür ve birçok insan tarafından hayatları hep merak edilmiştir, edilmektedir ve hiç şüphesiz ki edilecektir. Paparazzilik denilen şeyin ortaya çıkması da bu yüzdendir. Bir de "twitter ünlüsü" denilen bir kavram ortaya çıkmıştır ki onlar diğer ünlülere oranla biraz daha kendi çabalarıyla bir yerlere gelmeyi başaranlardır. Belki sessiz kalmış bir dünyanın sesi oldukları, birçok kişinin dile getiremediklerini dillendirdikleri için belki de sadece güzel yazdıkları için izlenirler. Zaten adınız "twitter ünlüsü" olarak anılmaya başlamışsa işiniz artık çok daha kolaydır. Çünkü insanlar belki kavramda gördükleri "ünlü" sözcüğü yüzünden tamamen bilinçaltından gelen bir sesle belki de "Herkes beğeniyor, izlemeye alıyorsa demek ki iş var bunda. Benim neyim eksik ben de izlerim!" mantığıyla sizi izlemeye alır. Çok da yabancı olmayan bir durumdur bu aslında. Zira kendisi bildiğimiz sürü psikolojisidir. Twitter'da dönüp duran, izleyici sayısıyla doğru orantılı olarak çok ilginç noktalara ulaşabilen bu güç gösterilerini takmadan sadece arkadaşlarıyla haberleşmek, eğlenmek amacıyla bu hizmetten faydalananlar da var ki onlar belki de en iyisini yapıyorlar. Bu da ben, kendim hatta ta kendim efendim: http://twitter.com/BanuDemir
Hangi gruptan olduğuma siz karar verin ;)

14 Haziran 2010 Pazartesi

Home Sweet Home

Finallerin bitişini tatilin başlangıcı sayan zihniyete oldum olası nanik yapasım gelir. İsa'nın doğumunun milat sayılması bile daha mantıklı sebeplere dayanır. Zira final kağıtlarının okunması, notların açıklanması, objection tarihleri ve saatlerini kaçırmama telaşı, küçücük odaya sığdırılmış 11 koli, 1 valiz ve 2 çantalık eşyanın düzgün bir şekilde toplanması ve taşınması en az finaller kadar sinir, stres yaratan olaylardır benim için. Şüphesiz ki finaller bittikten sonra sabah sekiz buçuktan akşam beş buçuğa kadar, yarım saatte bir 6 kat inip çıkmak suretiyle çamaşır yıkayıp kurutup ütüleyen bendim. Hatta ve hatta ertesi gün o hayvanat kadar eşyayı toplayıp akşam uçağa yetişen de bendim efendim. Vücudumdaki laktik asit miktarını tavan yaptırmış bitmek bilmeyen bu 2 günün sonunda havalimanına 2saatte ulaşmış olmam, olması gerekenden 8 kilo fazla bir valiz hazırlamam, extra para ödemem, oradaki görevlilere eğlence çıkarmış olmam hiç de umrumda olmadı açıkçası. İşin ucunda Ankara'dan Antalya'ya dönmek, aileye kavuşmak ve dile kolay 3 aylık bir tatil var sonuçta. 7-8 gün boyunca günde toplasan 1-2 saat anca uyumuş, beyni artık kendini devre dışı bırakmış ayaküstü rüyalar görmeye sebebiyet vermiş ve kasları da bu durumdan payını almış otonom sinirlerin kontrolüne geçmiş bir bünyenin kendine gelebilmesi için böyle bir tatile ihtiyacı vardı artık takdir edersiniz ki. Dünkü 12 saatlik uykudan sonra (Finaller bitince kış uykusuna yatacağıma dair söz vermiştim kendime oysaki.) tatili resmen başlatmış bulunuyorum. Darısı finalleri bitmeyenlerin başına...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Banu Demir Kimdir, Kim Değildir?


Kendini sever çünkü kendini sevmeyen birinin başkalarını sevebileceğine inanmaz.
Uzun süredir giymediği pantolonundan para çıktığında dünyalar onun olur.
Kitap kurdudur.
Yerine göre iyi bir oyuncudur.
Her konunun maydanozudur.
Uçurtmanın kuyruğudur.
Fotoburdur.
Kendini prenses sanan küçük kız çocuğudur.
Koli koli brokolidir.
Ayakkabısının tekini bulamamış fake Külkedisi'dir.
Cemal Süreya'nın eksilen y'sidir.
Okulunun yüksek onurlu inekgillerindendir.
Nanik depresiftir.
Uzun hikayedir.
Taş devri mi Jetgiller mi ikilemindedir.
Poh poh perisidir.
Dengeye ulaşamamış tepkimedir.
Yumurtadan çıkan sürprizdir.
Ne istediğini bilmeyen değil pek çok şeyi aynı anda isteyendir.
Garanticidir.
Adamına göre gıcıklaşabilir.
Gece yatmaz sabah kalkmaz tiplemesidir.
Kayıp şehrin Converse’ini bir türlü yırtamamış kızıdır.
Hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmama hissi taşır.
Ayrıntı insanıdır.
Nerede değilse orada mutlu olacakmış sanır.
Kulağında ipodu ile gezerken klip tadında yürüyen insandır.
Maskaradır.
Dokuz canlıdır.
Bütün hakkı saklıdır.
Kararsız değil birden çok kararı olandır.
Eşek kadar olmuştur ama hala çizgi film izlemeye bayılır.
Tabuya aranan dördüncüdür.
Beşiktaş’tan başka takım tutacağına aklından sayı tutar.
Buzdolabının önünde kısa süreli dikilme sendromu yaşar.
Sürekli not tutar.
Fotosentez yapar.