29 Mayıs 2019 Çarşamba

Bu Bir Veda


Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Düşüncelerimin hızına yetişmeye çalışır gibi hızlı hızlı mı yoksa onların uçup gitmesine izin vermek istercesine yavaş yavaş mı yazmalıyım kestiremiyorum. Tek bildiğim, beynimin müthiş bir iç dökme arzusu ile yanıp tutuştuğu şu anda. Bugüne kadar evrenle hep trajikomik bir ilişkimiz oldu. Belki de sadece trajediydi ve zihnim bunları komediye dönüştürerek akıl sağlığımı korumak istedi. Her şey o kadar bilinmez ve belirsiz ki... Aklımdan dökülecek her bir kelimeye dikkat etme ihtiyacı hissediyorum. Çünkü bazı şeylerin geri dönüşü yok biliyorum.

Şu koskoca evrene sığamadığımı düşündüğüm anlar oluyor. Her şeyi kapsayabilen bu dipsiz karanlığa bir ben çok geliyorum sanki. Bana bir yanlışı olan kişiye bile kızmadan önce onun ne halde olduğunu düşünerek empati kurmaya çabalarken, herkesin kendi olabilme arzusuna saygı duyup kimsenin yaptıklarını yadırgamazken, eve giren karıncaları bile öldürmek yerine, dışarıda kendilerine bir yuva kurabilsinler diye, yerlere şekerden yollar çizerek yönlendirirken bir yerlerde hata yapmış olmalıyım. Hem de çok büyük bir hata. Hayatıma mal olacak kadar... Yaşadığımız bu sınav çoktan seçmeli mi kestiremiyorum ama elimizde bir cevap anahtarı olsa da yanlışlarımızı görsek güzel olurdu doğrusu. Neresi dalgınlığıma geldi, hangi soruda kaydırma yaptım acaba? Doğru bildiğim bir şeyler mi yanlış yoksa? Nefes al, nefes ver... Önce şu kafamın içindeki sesleri susturmalıyım. İçlerinden biri ne ekersen onu biçersin mantığıyla her şeyin sorumlusunun ben olduğumu söylüyor ve beni acımasızca eleştiriyor. Şu hayatta en çok da kendimi eleştirdim zaten. Hatta belki de sadece... Diğer ses haksızlığa uğruyormuşum gibi iyi insanların da başına kötü şeyler gelebileceğini, şu an kötü görünse de ileride iyi sonuçlanabileceğini fısıldıyor o sırada kulağıma. İyi ki varsın! Bir başka ses ise artık öylesine kaybetmiş ki umudunu, tamamen tepkisiz. Kendi hayatını doğrudan etkileyecek olayları bile bir ekrana bakar gibi izliyor sadece. Bambaşka bir ses öfke ve nefretle dolu, en çok da onu zapt etmekte zorlanıyorum. Bir serbest kalsa önüne gelen herkesi ve her şeyi yakıp yıkacak. Dünyanın hatta evrenin sonu gelse bile içindeki ateş sönecek gibi değil. Kafamın içi yangın yeri... Alev alev yanıyorum ama görmüyorsunuz. Çığlıklarımı içime ata ata nefesim kesiliyor. Bilmiyorsunuz. Kızmıyorum. Küsmüyorum. Ve zorluk da çıkarmayacağım.

Mükemmel işleyen bir dişli çarkın arasına girip tüm düzeni sekteye uğratan gereksiz parça gibiyim. Hiçbir kıymetim yok, adeta görünmezim. Ama her şeyi bir anda mahvedebilirim. Bu bir veda biliyorum. Kime ya da neye ve ne şekilde henüz çözemesem de, mantığımla açıklayamasam da derinlerde bir yerde bunu hissediyorum. İçimde kalan son insani parçayla, son kez hissediyorum. Gidiyorum. Belki kalbim uzun yıllar daha atmaya devam edecek ama ben çoktan gitmiş olacağım. Hayatın kendisi öldürücü iken yaşadığını hissetmek saçmaydı zaten.

Saat öğleden sonra 2, gece kuşları için kalkma vakti. Alarmın sesiyle kendime geldim. Uykum boyunca birbirine yapışmış kirpiklerim, bir o yana bir bu yana dönmekten kırış buruş olmuş kıyafetlerim... Yine de yüzüme vuran güneş ve gülümsememle çok şekerim. Gidip güzel bir kahvaltı yapıp keyiflenmeliyim. Her zaman olduğu gibi. En azından dışarıdan görünen böyleydi. Olması gerektiği gibi…

6 Mart 2019 Çarşamba

Dünya üzerinde doğdum. Uzaya fırlatıldım. Okyanusun en dibinden sesleniyorum.





"İlk cümleni bugün yaz." dedi ve ben de bunun ilk cümlem olmasına karar verdim. Hayatta başkaları için çok basit görünen ya da hiçbir anlam ifade etmeyen şeylerin sizin açınızdan bir dönüm noktası olabilmesi çok garip ve merak uyandırıcı. Kendi hayatımda kendi yarıçapımda minik bir devrim hazırlığındayım bu aralar. Küçüklüğümden bu yana en ince hesaplarla attığım her bir adım beni ulaşmak istediğim noktadan bambaşka bir yere ve bambaşka bir şeye sürükledi. Çok istediğimiz, ulaşmak için senelerimizi feda ettiğimiz bir şeyin gerçekleşmemesi teoride kötü bir şeymiş gibi görünse de pratikte her zaman öyle olmuyor. Bazen de hayal ettiğimiz o noktaya geldiğimizde aslında hiç de hayal ettiğimiz gibi olmadığını deneyimleyip hüsrana uğrayabiliyoruz. Hayat gelecek planları ve beklentiler için fazla karmaşık bir algoritma. Hele ki değişkenlerin kontrolü asla bizim elimizde değilse. Bu yüzden kendimi evrenin muhteşemliğinde var olmaya bırakıyorum artık. Bir hayatta kalma metodu olarak pozitif olmak da diyebiliriz buna. İyinin daha iyisi, kötünün daha kötüsü her zaman var olacak. Bunun idrakine varınca insan özgürleşiyor. Tüm bunların öncesinde neler yaşandığını görmek için filmi biraz geri saralım mı?

Çocukluğumdan bu yana spordan edebiyata, bilimden sanata kadar ilgi duyduğum, hatta hala duyuyor olduğum, çok fazla alan var. Hayatımın bir noktasına kadar elimi attığım her şeyi başardım. Bazen hedefe ulaşmak için ömrümden ömür gitti. Bazen de hedef kendi ayaklarıyla geldi. Ta ki yaşamlarımızın doğrusal bir grafik izlemediğini bana öğretecek olan o tecrübeye kadar. Her zaman daha iyiye ya da daha kötüye gitmek hayatın espri anlayışına ters bir durum. Zikzaklar onun tarzı... Virajlarda bazen direksiyonu en sert kırabilen hayatta kalıyor, bazen de bu onun sonu oluyor. Sürpriz! Geleceğe dair kötü olasılıklar için önlem almak korktuğum senaryolardan her zaman korumadı beni ne yazık ki. Onca çaba ve onca hüsran bir şeyler anlatmaya çalışıyordu belki. Belki... 
      
Dünya üzerinde doğdum. Yaşamımın ilk yarısı diyebileceğim kısmında hayalim bir ağaca tırmanabilmekken uzaya fırlatıldım. Birtakım aksaklıklar yaşandı tabi ama nihayetinde en yükseğe vardım. Sonra hayatın cilveleriyle inanılmaz bir ivmeyle okyanusun dibini boyladım. Okyanusun dibini boylamak berbat bir şey. Uzun süre nefessiz kalmak, bir daha nefes alıp alamayacağını bile bilememek. En dibe doğru yol alırken gün ışığını kaybetmek. Bulanık görüntülerin yerini alan karanlık. Sonrası sessizlik. Fırtına öncesi sessizlik. Kendimi kurtarabileceğim tek şansıma ilerlerken zihnimin her şeyin bittiğini kabullenmekle aslında daha yeni başlıyor olabileceğine inanmak arasında verdiği o milisaniyelik savaş... Beklenmedik bir şekilde naif umut kırıntısının kazandığı savaşın sonunda, en dip ile buluştuğum noktada, etki tepkiyle kendimi yeniden yukarı fırlatabilme gücü buldum hücrelerimde. Hala nefes alabilmiş değilim ama güneşin sıcaklığını hissedebiliyorum. Yüzeye yaklaşmış olmalıyım. Çok az kaldı. 
      
İki güzel ağacın arasına geçip bir dilek tutmuştum. Gerçek oldu. Sonra bir şarkı çalmaya başladı arka fonda. Kimse duymadı, ben duydum. Şarkı tam bir çarşamba. Hem de tek derdimin sıcak kumdan yanmış ayaklarımı bir an önce suya sokmak olduğu bir çarşamba. Sonra herkes yok oldu. Ben kaldım. Benimle.

26 Mart 2018 Pazartesi

Komikler de Ağlar!

Komik insanların mütemadiyen mutlu olduklarını sanmak, tarihin en büyük yanılgılarından biri olabilir. Cümlenin içinde geçen "insan" kelimesi var ya, işte oraya dikkat! Evet komikler eğlencelidir, enerjiktir, neşe saçar. Onlardan hep pozitif bir elektrik alırsınız ama en nihayetinde insandırlar ve arada onlar da mutsuz olur, ağlarlar. Çok garip değil mi? Durun daha yeni başlıyoruz. Komiklik, insana ömrü boyunca mutluluk ve eğlence getiren özel bir güç değildir mesela. Özel güçleri olmadığı gibi, komikler sandığınız gibi süper kahraman falan da değiller. Hani siz kazık attığınızda, ektiğinizde, ne bileyim yamuk yaptığınızda "O takmaz umursamaz böyle şeyleri, güler geçer." diye düşünerek rahat rahat takılıyorsunuz ya... Öyle bir takar ki aslında! Bkz: İnsan faktörü. İşin içine insan faktörü girdiği zaman her şey ne kadar da öngörülemez bir hal alıyor değil mi? Sanki denklemin içine milyon tane bilinmeyen ve değişken aynı anda ekleniveriyor. İşte bu noktada yapabileceğiniz en mantıklı şey doğru assumption'larla kabul edilebilir bir sonuca ulaşabilmek. Komikleri bu noktada en kabataslak haliyle ikiye ayırabiliriz. Birinci gruba afacan küçük çocukları, şeker kız candy'leri, sarkastikleri, ilgi odağı olmayı sevenleri alabiliriz. İkinci grup biraz karışık işte. Onlar daha çok hayatla alay etmeyi öğrenmiş insanlar çünkü. Yani burada çok daha komplike bir komiklik devreye giriyor. İkinci gruptaki komiklerin başına şanslılarsa çok ama çok üzücü bir olay gelmiştir. Yeterince şanslı olmayanların başına ise belki onlarca, belki de yüzlerce... Sonuç olarak ortak noktaları; hayatın onları belli alanlarda sınaması, düşürüp düşürüp kaldırması diyebiliriz ama. Düşüp düşüp kalkmışlardır da, nasıl kalkmışlardır işte burası kilit nokta. Komik olarak. Eski yazılarımdan birinde unutmanın duygusal bir bağışıklık olduğunu yazmıştım. Tıpkı unutmak gibi, komik olmak da bu açıdan baktığımızda bir diğer duygusal bağışıklık aslında. Komik olarak hayata tutunmak... İnsan başına gelenlere daha mantıklı ve belki biraz da dalga geçerek tepkiler verdiğinde aslında o şeyin değerini de azaltmış oluyor gözünde. Değeri azalan o olayın kişinin hayatında yaratacağı yıkım da daha az oluyor haliyle. Başımıza gelen olaylar kadar onlara ne boyutta tepkiler vermeyi seçtiğimiz de önemli, diğer bir deyişle. Başta belirttiğim yeterince şanslı olmayan gruptaki komiklerde bir süre sonra şöyle bir düşünce baş gösteriyor: Ben neleri aşmışım, nelerin üstesinden gelmişim! Bundan mı korkacağım? Tam da bu noktada bir gülme geliyor insana. Hani Nietzsche'nin bir sözü vardır ya; "İnsan o kadar acı çekti ki, gülmeyi yaratmak zorunda kaldı." diye, o hesap işte. Bu insanlar sarsıcı olaylar yaşamanın, üzülmenin, mutsuz olmanın ne demek olduğunu iyi bildiklerinden sevdiklerine başlarından geçenleri anlatmayı seçseler dahi kısa keserek sonuna da küçük bir tebessüm ekleyerek yaparlar bunu. Hatta kimileri karşısındakinin başına gelse belki ömür boyu onu depresyona sürükleyecek bir olayı öylesine komik bir şekilde anlatır ki, kendinizi değer verdiğiniz bir insanın başına gelen berbat bir olaya kahkahalar atarken bulursunuz istemsizce. Bir de gülmenin,  gözleri kısmaya sebebiyet vermesiyle, insanın içindeki hüznü saklamak için güzel bir yanılsama olduğu ileri sürülür kimi araştırma sonuçlarına göre. Ne yazık ki bu da "maske" olarak nitelendirilir bazı dobra kitlelerce. Keşke bütün maskeler böyle olsa ama neyse... Güçlü olmak mı, mecburiyet mi, duygusal olmak mı yoksa boşvermişlik mi? Nasıl algılarsanız algılayın; ama lütfen bu masum direnişe saygı gösterin. İnsan faktörü demiştim ya, belki günün birinde siz de komik olursunuz...

12 Haziran 2017 Pazartesi

Gün Batımındaki Rahatsız Edici Huzur

Gün batımı çelişen duyguların kombinasyonudur. Rahatsız edici bir huzurdur. Tepelerin ardında ya da ufukta hiç fark etmez, muazzam bir güzelliği vardır onun. İnsanı mest eden cinsten… Zamandan, mekandan, tüm algılardan kendini sıyırmayı başarmış bir varoluş… Dünyanın hak ettiği değeri görememiş 8. harikasıdır bir bakıma. Günün yaşam dolu renklerinin yerini karanlığa bırakmasına ramak kala umutlarımızın yeşerdiği, tüm güzel duyguların hayallerin zihnimize hücum ettiği o andır. Ruhumuzu doyurma saatidir. Diğer yandan bu büyülü anın sonsuza dek sürmeyeceği gerçeği aklımızın bir köşesinde bizi rahatsız etmek için çoktan yerini almıştır bile. Yeniden gerçekliğe adım atma zorunluluğu, düşük dozda damarlarımızda dolaşmaya başlamıştır gün batımının sonlarına doğru. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğunu böylesine idrak edebildiğimiz, iliklerimize kadar hissettiğimiz nadir anlardandır şu hayatta. Sonrası malum… Biz daha nasıl olduğunu anlayamadan bir anda karanlık çöker. Sessizlik hüküm sürer. Aslında rahatsız eden şey ne karanlıktır ne de sessizliktir. Bu, gecenin suçu değildir. Ömrümüzden geçip giden bir gün daha düşüncesidir. Huzurumuza parazit yapan, harikalar diyarından bizi koparan... Yine de her fırsat bulduğumuzda bu sihirli ana karışmak isteriz hepimiz. En nihayetinde, sonunu bildiğimiz bir hikayede yaşam savaşı veren varlıklarız biz.

6 Haziran 2017 Salı

Taze Fasulye Seven İnsan

Geçen yine insanları genelleyip sınıflandırmakta üstüme yok, bu geldi aklıma. Hiç bu açıdan baktınız mı bilmiyorum ama taze fasulye seven insan, yin-yang gibidir. İyiliğin içindeki kötü, kötülüğün içindeki iyiliktir. Bakış açısına göre değişir. Taze fasulye seven insan, öyle vejetaryen, vegan falan değildir mesela. Et yemeyi yanlış bulma ya da etin lezzetinden hoşlanmama gibi bir durumu yoktur. Et yiyenlerden nefret de etmez, onları eleştirmez. Öte yandan aşırı fast food takıntısı da yoktur. Mütemadiyen hamburger, pizza aşermez. Sağlıklı beslenmenin dibine vurup, bu durumu takıntı haline getirip adını bile bilmediği meyve sebzeleri yurt dışından getirtebilmek için binlerce lirayı gözden çıkarmaz ama bu binlerce lirayı saçma sapan paketlenmiş katkı maddeli ürünler için de harcamaz örneğin. Çünkü o taze fasulye seven insandır, aşırıya kaçmaz. O, okulda dersleri iyi olan, aynı zamanda sosyal hayatına da vakit ayıran insandır. İş çıkışı arkadaşlarıyla bazen içmeye, bazen spora gidendir. Boş zamanlarında kitap okuyup sergi de gezer, arkadaşlarıyla buluşup gıybetin geyiğin doruklarını da tadar. Dünya turuna çıkacak olsa buna kendi ülkesinden başlar. Belli başlı hastalıkların belirtilerini, acil durumlarda neler yapılması gerektiğini öğrenmiştir ama en ufak belirtide panik yapıp soluğu hastanede almaz da mesela. Kısacası taze fasulye seven insan; tatsız tuzsuz olduktan sonra uzun uzadıya yaşamanın anlamsız olduğunu düşünen ama tatlı tuzlu anılar biriktirebilmek için de önce yaşaması gerektiğinin, dolayısıyla kendisine bakması gerektiğinin bilincinde olan insandır. Peki taze fasulyeyi bu kadar özel kılan şey nedir? Şöyle bir düşünün... Köfteden, makarnadan, patates kızartmasından başka şey yemeyen çocuğun sebze yemeye attığı ilk adımdır taze fasulye. En zevk alarak yediği şey et olanların, tahammül edebildiği hatta sevdiği tek sebzedir. Onu bu kadar sihirli yapan şey ne bilmiyorum ama taze fasulye sevmek basit bir yemek tercihinden öte tam anlamıyla bir yaşam felsefesidir diyebilirim...
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, afiyet olsun herkese ;) 

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Sapyoseksüelleştiremediklerimizden misiniz?

Tamam anladık, hepiniz sapyoseksüelsiniz arkadaşlar. Aferin size de… Bundan bize ne? “Ben zeki insanlardan hoşlanırım.” durumu vardı zaten ama tahrik olma kısmı yeni çıktı galiba. Kimin neyden tahrik olacağına karışacak değiliz elbette, ancak bilmek zorunda da değiliz takdir edersiniz ki… Günlerdir o kadar çok hesapla karşılaştım ki, bio kısmında kendini tek kelimeyle “sapyoseksüel” olarak nitelendiren… Sen bu musun arkadaşım gerçekten? İnsanlar kendinden bahsetmeni istediğinde aklına sadece nelerden tahrik olduğun mu geliyor? Tüm dünyada “Smart is the new sexy.” akımı başladı bunu kabul ediyorum. Zekanın, entelektüelliğin desteklenmesini de çok şık buluyorum. Ama kusura bakmayın, hepinizin sapyoseksüel olduğuna inanmıyorum. Daha sapyoseksüel kelimesini iki gün önce öğrenen mi dersin, “sapiosexüel” gibilerinden ortaya karışık bir dille yazmaya çalışan mı… Kimisi ortalamanın oldukça üzerinde kızlarla/erkeklerle şansını denemiş, olmamış. Sonra kedinin uzanamadığı ciğere mundar demesi hesabı güzel sözlerine, akrostişlerine aldığı ret cevabıyla 180 derece bir dönüş sergileyip “Ben zaten sapyoseksüelim, senin gibi aptallarla uğraşamam.” demiş. Kimisi belki mahalle baskısına bir cevap olsun diye, belki de isteyip de olduramadığı şeyler için kendine bir cevap niteliğinde yalnızlığını sapyoseksüel olmasına bağlamış. Kimisi de zekası sıfırın altında 10 olan birinin vasatın altında bir zekadan etkilenebileceğini düşünememiş olsa gerek ki kendi zekasını vurgulamak adına sapyoseksüel olduğunu açıklamış. Eğri oturup doğru konuşalım şimdi. Kendine ve hayata dair farkındalığı yüksek olan, zeki ve entelektüel insanlar herkesin ilgini çeker. Ancak karar aşamasında bu ne kadar etkili olur? Diğer kriterler arasındaki oranı nedir bu etkilenmenin? İşte bu noktada kimileri dış görünüşe aldanır. Kimileri bir güç simgesi olarak paradan yana oy kullanır. Geriye gerçekten sadece ama sadece zekadan etkilenen ve onun peşinden giden mini mini bir azınlık kalır. Bu arada belirtmek isterim ki, zekanın başlı başına büyük bir gücü simgelediği çağa da girdik sayılır artık. Dolayısıyla gerçekten zekayı takdir eden insanlarla, zeki bir insanın ileride güçleneceğini iyi yerlere geleceğini düşünerek ondan hoşlandığını belirtenleri bir noktada ayırt etmemiz gerekecek pek yakın bir gelecekte… Benden şimdilik bu kadar. Hoşça kalın… Sapyoseksüel kalın?

21 Mayıs 2017 Pazar

Akdeniz İnsanı

Ruhumuzun denize kıyısı vardır bizim. Biz güneyliler suya doğmuş, suda büyümüş insanlarız ne de olsa. Deniz bizim ilacımızdır. Düşüp bir yerimizi kanattığımızda ya da kalbimiz kırıldığında denize koşarız. O tuzlu su, kumların sıcaklığı, dalgaların sesi, yosun kokusu her derdimize devadır. En mutlu anlarımızı sahilde kutlarız. En büyük eğlencelerin ev sahibidir deniz. Dibe battığımız noktada da, gözyaşlarımız denize dökülür. Gözlerimizden düşen minik damlaların denizin uçsuz bucaksızlığına karışıp yok oluşunu izler, hafifleriz. Evrende aslında ne kadar da küçük ne kadar da yok denilecek kadar az olduğumuzu anlarız. Orada tüm egolarımızdan arınırız. Ne anlatsak dinler deniz. Yargılamadan, küçümsemeden… En büyük sırdaşımız, can yoldaşımız olur bir noktada. Hissettiğimiz tüm duyguları onunla paylaşma arzusu duyarız. Paylaşamazsak bir yanımız eksik kalır. Yolun sonu her zaman denize çıkar burada. Nereye gidersek gidelim gözlerimiz hep onu arar. Kilometrelerce yol katedip onu göremediğimizde yaşadığımız hayal kırıklığı bundandır. Mavi hüzündür, mavi mutluluktur, mavi coşkudur Akdeniz’de. Her şey değildir belki ama birçok şeydir bize göre. Deniz olmadan yaşayamaz mıyız? Yaşayabiliriz belki de. Ama onunla bir başka yaşarız işte…

6 Haziran 2015 Cumartesi

Eleştirilere Eleştirel Bir Bakış

Eleştiri kelimesinin birçok insanın kafasında hala bir kavram kargaşasına sebep olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Aslında eleştiri, bir konunun doğru ve yanlış (iyi ve kötü) tüm yönlerini ortaya sermektir. Bu açıdan bakıldığında eleştirinin amacı da doğru ve güzel olanın hakkını vermek, yanlış ya da eksik olana da yol göstererek onu daha iyileri için teşvik etmektir. Buraya kadar her şey çok güzel ve mantıklı. Ancak günümüzde insanlar, kendi çıkarlarına ters düşen şeyleri karalamak için eleştiriyi bir araç gibi görür oldu. Hatta daha da kötüsü, sebepsizce hoşlanmadıkları şeyleri bile yerden yere vurmak için eleştiri çatısı altına gizlendiler. Hal böyle olunca, eleştiri kelimesi zamanla hakaret boyutuna ulaştı ve giderek anlamsızlaştı. Yazımın devamında eleştiri kelimesini kullanırken, aslında ona yüklenen bu anlamsız anlamdan bahsediyor olacağım ben de.

Üzerine titizlikle düşülen, özenle yapılan, büyük emek harcanan pek çok şey günümüzde çok kısa bir sürede tüketilebilir hale geldi artık. Seçenekler arttı. Rekabet arttı. Kalite arttı. Dolayısıyla insanlar bazı şeyleri zor beğenir oldu. Daha harcadığımız emeğin karşılığını alamadan, daha da iyisini yapabilmek için yeni bir yarışa sürüklendiğimiz günlerdeyiz. Durum bir şeyleri başarmak isteyen, çalışkan ve üretken kesim açısından böyle. Bir de tüm memnuniyetsizliğiyle yapılan hiçbir işi beğenmeyen, sadece tüketen bir taraf var. Örneğin; gazeteleri, dergileri açıyorum. Birilerinin ya da bir şeylerin hunharca eleştirilmediği yazı bulup da okuyabilmek resmen bir hayal olmuş. Televizyonu açıyorum, her kanalda yine birileri başka birilerini yerden yere vuruyor. Sebepsizce, öylesine. İnternete giriyorum, sosyal medya kaynıyor zaten böyle tiplerle. Öncelikle şunun bir farkına varmak gerekiyor bence: Bir şeylerin sizin beğeninize hitap etmediğini dile getirmek ile o şeyi sanki konunun uzmanı gibi eleştiri yağmuruna tutmak arasında çok fark var. Hani "Ağzı olan konuşuyor." derler ya, aynen o hesap. Çıkıp bir markanın yeni reklamını beğenmediğini söyleyebilirsin. Sana hitap etmemiş olabilir. Ama reklamcılık ve pazarlama konusundaki bilgin "İşte kapı kapı gezip satmaya çalışıyorlar falan, ben delikten bakıyorum onlar olunca açmıyorum zaten." gibi bir mantıkla sınırlı kalmışken, tutup da o marka neden o ünlüyü seçti, neden o müziği kullandı, neden sitesi böyle rengarenk diye yerden yere vurma güzel kardeşim. Kaldı ki o reklam zaten sana hitap etmiyor da olabilir. Adamların belki senin içinde bulunmadığın bambaşka bir hedef kitlesi var. Tamamen kendi beğenisi ve zevkini baz alarak, yapılan bir işe saldırmaktan ve aslında hiçbir şey bilmediği bir konu üzerinde atıp tutmaktan çekinmeyen insanlara şu aralar gerçekten hiç tahammülüm kalmadı. Bir de özellikle sosyal medyada bu tiplerin giderek popülerleşmesi sorunu var. Acaba insanlar büyük beğeni toplayan filmleri, takdir edilen girişimleri, çok büyük markaları ya da çok başarılı insanları böylesine eleştirebilen kişiliklerin bütün bu eleştirdikleri şeylerden daha üstün olduğunu mu sanıyor bilinçaltında? Bu yüzden mi sahte eleştirmenlerin sayısı gün geçtikçe katlanıyor? Gerçekten aklım almıyor. Yani konuyla ilgili pek bir fikrin yoktur, sadece sana hitap edip etmediğini dile getirirsin. Burada söz konusu olan bir tür beğenidir ve elbette ki herkes bunu paylaşabilir. Ya da, o konuda hatırı sayılır uzman birisindir ve tamamen içi dolu bir şekilde eleştirirsin. Belki sayısal verilerle, belki yeni teknik ve önerilerle gelirsin. Böylelikle yaptığın eleştiri karşıdan bakıldığında kötüymüş gibi görünse de aslında o işi yapan kişi için tamamen faydalı bir şey olur. Eleştirinin mantığı da budur.

Eleştiriler üzerine eleştiri yazısı yazarak kendi yarıçapımda bir Dexter ironisi de yarattığıma göre artık konuyu kapatma vakti gelmiştir. Son olarak şunu açıklığa kavuşturmak isterim: Çok büyük, başarılı işleri veya kişileri içi boş bir şekilde öylesine eleştirerek o konuda yükselip bir yerlere gelemezsiniz, zaten o konuda belirli bir yere geldiğiniz ve kendinizi kanıtladığınız için eleştiri yapmaya hakkınız olur. İnsanları aptal yerine koyayım derken, kendinizi aptal durumuna düşürmeyin derim. O hiçbir bilgiye, beceriye dayanmayan saçma özgüveninizle bir şeyleri eleştirip dururken, artan takipçilerinizle egonuzu pohpohlarken; aslında insanlar bu hal ve tavırlarınızı absürt bir şekilde komik bulduğu ve dalga geçip eğlenebildiği için sizi takip ediyor olmasın sakın?

28 Şubat 2015 Cumartesi

3 Senaryolu İletişim

İletişim dediğimiz şey, insanın aklına her çağda farklı bir şeyleri getirse de temel konseptin değiştiğini düşünmüyorum. Mağaralara çizilen şekillerden, dumanla iletişime; farklı dillerin oluşup konuşulmasından, günümüzde kullandığımız akıllı cep telefonlarına kadar aslında hep aynı senaryolardan muzdarip oldu bu iletişim. Evet, iletişim süreci 3 farklı senaryodan oluşuyor bana göre. Birinci senaryo; en basit haliyle çizilmiş, yazılmış ya da söylenmiş cümlenin kendisi. İkinci senaryo; bunları yazan, çizen ya da söyleyen kişinin aslında anlatmak istediği şey. Üçüncü senaryo ise; karşıdaki kişinin bu cümleden yaptığı çıkarım. Gelelim olasılıklara... Bütün senaryoların aynı anlamla sonuçlanması olabilecek en mükemmel kombinasyon tahmin edersiniz ki. Aslına bakarsanız sadece ikinci ve üçüncü senaryoların uyuşması yeterli sağlıklı bir iletişim için. Bazı durumlarda alıcı ile verici arasındaki cümle herhangi bir söz sanatı içeriyor olabilir. Kendi anlamından çıkıp mecaza kayabilir. Bu mecaz her iki taraf için de aynı anlama geldiği sürece bir sorun teşkil etmez. Bazen de kişi jest ve mimikleriyle, beden diliyle söylediği cümleyi kendi anlamından çıkarabilir. Karşısındaki kişi, cümleye yüklenen yeni anlamı alabiliyorsa yine bir sorun yoktur ortada. İkinci ve üçüncü senaryoların uyuşmadığı durumlarda ise iletişim ne yazık ki gerçekleşmez. Ya da gerçekleşmesi için yeni bir iletişim sürecine girilmesi gerekir. Bir kişi anlatmak istediği şeyi olduğu gibi, en yalın haliyle anlatsa bile karşısındaki bunu bambaşka bir şekilde yorumlayabilir. Çünkü bizler algıladığımız şeylere tamamen bilinçsiz bir şekilde kendi yorumumuzu da ekleyebiliyoruz maalesef. Ya da tam tersi bir senaryo düşünelim. Kişi gayet yalın bir cümle kurmuş olabilir ve karşısındaki de bu cümleyi olduğu gibi alabilir. Fakat söyleyen kişi, aslında yalın gibi görünen bu cümle ile başka bir şeyler ima etmek istemişse ne yazık ki iletişimde yine bir kopukluk söz konusu olur. Her iki taraf da gerçekten birbirini anlamak isterse, "Ben böyle söyledim ama aslında bunu ima etmiştim." ya da "Sen böyle söyleyince ben de bu şekilde yorumladım." gibi yeni bir sürece girerler ki geç de olsa iletişim sağlanmış olur. Peki ya 3 senaryonun da birbirinden farklı anlamlarla sonuçlanması durumunda neler olur? "Ben şunu ima etmiştim.", "Ama ben böyle yorumladım.", "O zaman o cümle ne alaka?" gibi savaş sinyallerini aldığınız anda topuklayın derim. Çünkü artık bu noktadan sonra işin içinden çıkamamanız için gereken tüm şartlar sağlanmış bulunuyor. İnatla devam etmek isteyenler için bir sonraki evre "into the wild" diyebilirim. Artık bu evrede kendi belgeselinizi mi çekersiniz, yoksa hayatta kalma mücadelenizi anlatan bir kitap mı yazarsınız orası size kalmış. Şaka maka bir yazının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. İletişimde kalın efendim.

12 Aralık 2014 Cuma

Kezban

Onun adı Kezban. Hayata 1-0 yenik başladı. Yaşamı boyunca yediği gollerin ise haddi hesabı yok. Adı çıkmış dokuza ve inmeyecek sekize. Hayata karşı atılmış şık bir röveşata (TDK böyle yazılmasını buyurmuş) golü bile kurtaramaz onu artık. Bir kere "Türk kızları gitsin, Rus kızları gelsin." mantığındaki erkeklerle aynı ülkede yaşıyor bu yavrum. Yani tamam, kaslı üçgen bir vücudun vardır. Bebek yüzlüsündür. Köfte dudaklı, renkli gözlüsündür. Bütün kızlar sana hastadır. Sen de böyle bir beklenti içine girmişsindir. Olabilir. Ama kara kaşına kara gözüne, kıyafetlerinden fırlayan kıllarına, bağımsızlığını ilan etmiş göbeğine bakmadan böyle laflar eden erkeklerimiz varsa bir daha düşünsün derim. Sevgili Kezban, bu cümlelerimden sonra köşede pis pis sırıttığını görür gibiyim. Ama sen de az değilsin. Daha 3 gün önce tanıştığın adamla neden evlilik muhabbetine giriyorsun ki? Hayatındaki en büyük gayen bu mu gerçekten? Bu kadar aciz misin? Kendine biraz güvenebilsen keşke. Bir birey olarak, tek başına neler başarabileceğini görebilsen. Kendine bile güvenin yokken, karşındaki adama nasıl güveneceksin ki zaten? Tabi güveni de abartmamak gerek. Sana çarptığı için ya da ne bileyim yol falan soracağı için "Pardon!" diyen her erkeğin sana yazdığını düşünmeye başlıyorsun sonra da. Bir arasını bulmak lazım. Gelelim size beyler... Sırf mesajlarının sonuna gülücük koyuyor diye bir kızın bu kadar da üzerine gidilmez. Bırakın koysun. Ne olacak yani? Nedir sizi bu kadar rahatsız eden? Kedili, köpekli, bebekli videolar atıp durması konusunda hak veriyorum size ama. Sürekli olarak bu tarz şeylere maruz kalmak hoş olmayabiliyor belli bir noktadan sonra. Hele ki, tartışma sonrası paylaşılan o atarlı, damar şarkılar ya da özlü sözler, alıntılar... Sevgili Kezban, yapma bunu. Kendine de, karşındakine de. Git direkt olarak "o"na söyle kendi hissettiklerinle, kendi cümlelerinle. Sosyal medya üzerinden birilerine üstü kapalı mesajlar göndermeye çalışmak hiç yakışmıyor bir hanımefendiye. Ve Kezban, hepimiz biliyoruz ki aslında o "duck face selfie"lerden bal gibi de hoşlanıyorsun. "Hihi ne kadar da şapşalım!", "Zaaa", "Ahahaha, denedim de benden olmuyormuş." gibi cümlelerle bu fotoğrafları paylaşıyor olman bize ne yazık ki gerçekten de öyle düşündüğünü hissettirmiyor. Zira dalga geçecek olan insan bir kere yapar, iki kere yapar... Günün her öğünü 3'er 5'er tane aynı pozun birkaç derecelik açı farkıyla çekilmiş versiyonlarını paylaşmaz. Yaptığının tercümesi tam olarak şu: Aslında ben seviyorum, paylaşmak istiyorum ama üzerimde de çok baskı var dalga geçerler diye. Bir de eğer o saçların illa platin sarısı olacaksa lütfen dipleri yarım metre gelmiş olmasın. Gerçi şimdilerde ona da hazır bir cevabın var: Ombre tatlım bu. Şimdi bütün yazı boyunca kezbandan bir kızmış gibi bahsettim durdum. Peki ya erkeğin kezbanı olmuyor mu? Oluyor tabi ki. Belki farklı bir sıfatla, farklı bir isimde... Genelde birinci tekil konuşuyorlar. "Bizde böyle kızım.", "Böyle şeyler bize ters." gibi gibi. Siz tam olarak kimsiniz? Ya da sen tam olarak daha başka kimler adına konuşuyorsun o anda? Bilinen bir gerçek ki beyler, sizin aranızda da yukarıda bahsettiğim şekilde sosyal medyada atar yapanlar, mesaj göndermeye çalışanlar yok değil. Eğri oturup doğru konuşalım şimdi. Sevgilisine onu yeme, öyle deme, onu yapma, bunu giyme şeklinde bir dizi yasaklar koyan erkek tiplemeleri var bir de mesela. Görürseniz kaçın. Çünkü düzelme olasılıkları sıfırın altında on. "Sen neden yapmıyorsun bunları peki?" gibi bir sorgulama içine girdiyseniz alabileceğiniz cevap şöyle bir şey olur genelde: Ben erkeğim. Kusura bakma ama pabucumun erkeğisin o zaman. Size bir tavsiye beyler, bu şekilde içi boş öylesine yasaklamalar sizi bir kızın gözünde sadece özgüvensiz yapar ve kısa bir süre içinde kendine güveni olmayan bu erkek tiplemesi tüm çekiciliğini yitiriverir. Bunlar ve daha binlercesi... Artık dikkatinizi çekebildiğime göre, esas konuya gelebilirim sanırım. Şahsen bu kezban muhabbetinin gereğinden fazla uzamaya başladığını düşünüyorum (tıpkı bu yazı gibi). Öyle bir noktaya geldik ki, insanlar hoşuna gitsin ya da gitmesin sırf birilerini eleştirmek için kezban der oldu. Bu sebeple zaten en başından beri bir anlamı olmayan bu kelime içi doldurulmaya çalışılırken abartılıp daha da anlamsız bir hale getirildi. Her insanın kendine göre anlaşabildiği, kafa dengi birileri vardır. Geri kalan her şey için kezban demek ne kadar doğru, ne kadar adil tartışılır. Yukarıda yazdıklarım mesela... Tamamen bana göre olması ya da olmaması gereken şeyler. Eminim benim gibi düşünmeyen birçok insan da vardır. Olabilir. Olmaması anormal olurdu zaten. Bu ilişkilerde de böyle değil midir? Bir insan herkes için "the one" olamaz ki. Mutlaka bir yerlerde birileri için yanlış kişidir o da... Olaya bir de bu açıdan bakın derim.

9 Aralık 2014 Salı

Detaylar Detaylar

Detaycı olmak bir hastalık mıdır yoksa mükemmeliyetçi kişiliğin bir göstergesi midir? İnsanlar, her şeyin en iyisini en hatasız şekilde yapmak için mi detaylara takılır? Yoksa aslında çok da bilgisi dahilinde olmayan bir konuda kendini işin detaylarına kadar bilgili gösterebilmek için mi böyle bir yol izler? Detaylara takılan, gerçekleşebilecek her türlü olasılığı hesaba katan, önlem almaya çalışan biri olarak açıkçası benim oyum mükemmeliyetçilikten yana. Yaptığım işlerin tamamen sorunsuz bir şekilde plana uygun yürümesi hoşuma giden bir şey çünkü. İşi başından sıkı tutmayıp, bir problem çıktığında çözüm önerileri üretmeye çalışmaktansa en başından çıkabilecek problemleri tahmin edip bunlara karşı önlem almayı, hazırlıklı olmayı tercih ediyorum hepsi bu. Fakat tabi ki, her zaman hatasız mükemmel işler çıkarmaya çalışmak insanı ciddi anlamda yoran bir şey. Çünkü belli bir noktadan sonra insan ister istemez günlük yaşamında da detaylara takılmaya başlıyor. Beyin artık gördüğü duyduğu her şeyi eksiksiz bir şekilde algılamak ve sonrasında da hatırlamak istiyor. Arka planda çalan müzikler, yan masada oturanların muhabbeti, kare kare koca bir filmin tüm sahneleri ve daha neler neler... Her sese, her görüntüye ve her düşünceye yoğunlaşmak belli bir süre sonra insanı çılgına çevirebilir. Harvard Üniversitesi bünyesinde yapılan bir araştırma sonuçlarına göre uzmanlar, alakasız görünen her noktayı görmezden gelmenin zihin sağlığı için iyi, ancak yaratıcılık için kötü bir şey olduğu kanısındalar. Ve yine Harvard Üniversitesi psikologlarından Shelley Carson, Toronto Üniversitesi doktorları Jordan Peterson ve Daniel Higgins ile beraber delilik ve dahilik kavramları üzerine yürüttüğü bir deney sonucunda şöyle söylüyor: Elinizdeki bilgileri bile zor idare ediyorken yeni bilgilere maruz kalmanız akli dengenizi bozabilir. Ama hem yüksek bir zekanız hem de iyi çalışan bir hafızanız varsa bu kombinasyon sayesinde bilgileri yaratıcı bir şekilde kullanabilirsiniz. Kısacası; ben detaycı bir insan olmayı, daha iyilerini yapabileceğini bilerek potansiyeli kullanmayı bir hastalık olarak değil kişinin karakteri olarak görüyorum. Evet, bu durum insanı bazen yavaşlatabilen bir şey ancak nerede durmanız gerektiğini bildiğiniz takdirde detaylara takılmanın, mükemmeli aramanın da hiçbir sakıncası yok. Bu hayat tüm detaylarıyla sizin, ister o detaylara takılın isterseniz görmezden gelin. Yeter ki ne istediğinizi bilin.

8 Aralık 2014 Pazartesi

İnadım İnat


"O kadar inatçısın ki, inat etmediğin konusunda bile inat ediyorsun." Şu an okurken size komik gelen bu cümle, aslında benim sıklıkla duyduğum bir şey. Fakat inatçılık konusunda gerçekten aklıma yatmayan bazı şeyler var. Bazen diyorum ki "Herkes yanılıyor olamaz, belki de gerçekten inatçıyımdır ve hatta daha da kötüsü bunun farkında değilimdir.". Ancak sonra mantığım sesleniyor: İnsan tek başına nasıl inatçı olabilir ki? Sahiden, insan ortada herhangi bir olay, herhangi bir kişi olmadan durduk yere neye ve nasıl inat edebilir? Ben bunun karşılıklı bir durum olduğuna inanıyorum. Yani inat edebilmeniz için; öncelikle karşınızdaki insanın sizden farklı düşünmesi, sonrasında ise bünyesinde en az sizin kadar inatçılık barındırması gerekiyor. Formül bu! Yani kimse oturduğu yerden "Ay, inadım tuttu biraz inatlaşayım bugün ben." demez. İnat dediğimiz şey, aslında iki insanın kendi düşünceleri konusunda ısrarcı davranması durumudur ki dikkat ederseniz iki insan dedim. En az iki insan gerekli çünkü bunun için. "Birçok insan karşısındaki kişinin inatçı olduğundan yakınır da kendisinin de aynı tuzağa düştüğünün farkına varmaz. Oysa en basitinden bir ip hayal edelim. Karşınızdakinin tüm gücüyle ipi kendine çektiğini düşünün. Siz de ipi bir ucundan tutup kendinize çektiğiniz sürece savaş devam eder. Çünkü inatlaşmak iki kişilik bir eylem. İpe dokunmadığınızda karşınızdaki insanın da ekstra güç uygulamasına gerek kalmaz. Ancak çoğu zaman kendimize yenik düşer ve ipe asılırız. Bazen kendimizi haklı çıkartmak, doğruluğumuzu kanıtlamak bazen de kendimizi haksızlığa uğramış hissettiğimiz ve savunma ihtiyacımız olduğu için." demiş yaşam koçu ve evlilik danışmanı Yeşim Varol Şen de bu konuda. Kısacası anlatmak istediğim şudur ki; bir insanın içindeki inat, karşısındakinin inadından beslenebilir ancak. Aklınızın bir köşesinde bulunsun. Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey...

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Hey, I am a millennial. Generation Y!


"Ben bir milenyum çocuğuyum, Y kuşağından. Aşağı yukarı, AIDS'in doğumuyla 11 Eylül saldırıları arasında bir yerde doğdum. Bize "Küresel Nesil" diyorlar. Her şeyi hak olarak görmemiz ve kendimizi beğenmişliğimizle tanınırız. Sadece varlığı için, orada bulunduğu için bile her çocuğa ödül verilen ilk nesil olduğumuz için böyle olduğumuzu söylüyor bazıları. Diğerleri ise sosyal medyanın her gaz çıkardığımızda ya da sandviç hazırladığımızda bunu tüm dünyayla paylaşmamıza olanak sağlamasına bağlıyor bunu. Ama en belirleyici özelliğimiz dünyaya olan duyarsızlığımız, acıya karşı hissizliğimiz gibi görünüyor." Gerçekten sizin gözünüzde böyle miyiz? Teknolojinin içine doğmuş bir nesil olarak farklılığımızın sebebi yine bizler miyiz? Seçme şansımızın bile olmadığı doğum tarihimiz mi bizi biz yapan, yalnız bırakan? Sizce de bizi biraz yanlış değerlendirmediniz mi? Öncelikle, hani "Bu çocukları Facebook, Twitter, Instagram vs böyle yaptı." diyorsunuz ya, onları ortaya çıkaran da bu hale getiren de biziz aslında. 30-40 sene önce Facebook çıkmış olsa bile o neslin mahremiyeti ve ahlak anlayışı ile ne kadar örtüşebilirdi? Şu an X kuşağı sosyal medyaya adım atmış, biraz biraz alışmış haliyle bile "Yediklerini, içtiklerini çekip koyuyorlar. Ne kadar ayıp! Bir gören olur, canı çeker." diye hayıflanabiliyor mesela. Sizler gibi olmayabiliriz, çünkü biz değişimin ta kendisiyiz. Aslında ortada doğru-yanlış ya da haklı-haksız yok, değişen kavramlar var sadece. Diğer bir mesele ise, sandığınız kadar yalnız bir nesil değiliz biz. Hatta küçük bir mesajla ya da bir tweetle istersek yüzler, binler, milyonlar olabiliriz. Evet, kendimize güveniyoruz ve inanıyoruz. İstersek başarabileceğimizi biliyoruz. Bunun neresi kötü ki? Gerçekleşen tüm isteklerimiz size göre bizi haddinden fazla şımarttı ancak bize göre daha iyilerini gerçekleştirebileceğimize dair umut verdi. Düşündüğünüz gibi şımarık, ne istediğini bilmeyen bir nesil de değiliz. Nasıl bir çok işi aynı anda halledebiliyorsak, birçok şeyi de aynı anda istiyoruz sadece. Hepsi bu. "Nedir, ne değildir?" yerine "Nasıl, neden?" diye soran bir nesiliz. Hatta "Generation Y" kavramı da buradan geliyor. Diğer bir deyişle bize "why" kuşağı diyorlar. Elbette en az sizin kadar sonuç odaklıyız. Fakat, sonuç kadar sürecin de ne kadar önemli olduğunun bilincindeyiz. Bu sebeple en az sonuç kadar sürecin de tadını çıkarır ve öğreniriz. Anlayacağınız, doğuştan lideriz. Yeni mezun halimize bakmadan bir işe girdiğimizde önemli kararlar almak, büyük değişikliklere imza atmak isteriz. Kıpır kıpırız. Durdurulamayız. Garanticiyiz ancak sırf bazı şeyleri garanti altına almak için de isteklerimizden, değerlerimizden taviz vermeyiz, veremeyiz. Bu yüzdendir ki içimize sinmeyen işte çalışmayız, hoşumuza gitmeyen insanlarla arkadaşlık kurmayız. Bağımsız olmayı severiz, özgürlüğümüze düşkünüz de biraz ama bu demek değil ki dünyada başka kimseye de değer vermiyoruz ya da ailemizi yok sayıyoruz. Bizden önceki nesillerin aksine, ailesine daha bağlı bir nesil bile olabiliriz aslında. Çünkü onlar kendi ebeveynleri gibi baskıcı ve kuralcı bir jenerasyon olmadılar. Bu sebeple bizim hayallerimiz şehir dışında üniversite yazmak ya da koca bulup evden ayrılmaktan çok daha öteye gidebildi. Ve yine aynı sayede düşünebilen, yaratıcı bir nesil olduk. Demem o ki, biz anne babalarımızla ömür boyu sürecek olan soğuk bir savaşa girmedik, tam aksine onlarla ölümüne kanka olduk. Bu yüzden bazı yöneticiler tarafından sevilmeyebiliriz. Evde görmediğimiz, alışık olmadığımız otoriteyi işte tecrübe ettiğimizde afallarız. Haliyle birçoğumuzun hayali ya sıkı çalışıp bir an önce CEO olmaktır ya da kendi işini kurmaktır. Sonuç şu ki; tembel, disiplinsiz, prensipsiz, apolitik değil, sadece bakış açısı ve yetenekleri farklı bir nesiliz. Sizler bu değişimi, bu farklılıkları kabul etmediğiniz sürece "Yok, olmamış bu nesil. Yapamamışız." diye kendinizi üzmeye devam edeceksiniz.

1 Ağustos 2014 Cuma

Secret vs. Murphy

Herkesin bir felsefesi var. Başarıyı yakalama yolları aynı olanların bile bu başarıları yorumlama şekilleri farklı. O kadar yazıldı, çizildi, konuşuldu ki bu konular, artık kim neye inanacağını şaşırdı. "Off, hep bu Murphy yüzünden, bir işim de rast gitmiyor.", "Secret yaptım, başardım." tadında cümleler her yerde. Aslında bana sorarsanız ikisi de olması gereken, birbirini tamamlayan şeyler. Yani tabi ki ben de isterim, evrene pozitif enerji gönderip, umutlarla dolu gülücüklerimle istediklerimi elde edebileyim. Ancak işler tam olarak böyle yürümüyor maalesef. Her iki duruma da şans verdim, denedim. Öncelikle söylemeliyim ki, Murphy'nin iddia ettiği üzere ters gidebilecek olan her şey ters gitmiyormuş. Yeterince önlem aldığınız ve düzen sağladığınız takdirde hayatınızdaki birçok kaosun önüne geçebiliyorsunuz. Arada ters giden şeyler elbet oluyor. Bir bakıyorsunuz, uğruna birçok şeyi feda ettiğiniz, çok istediğiniz bir şeye bazen tek bir adım bile yaklaşamamışsınız. Canınız sağolsun. Secret'a gelince; güzel düşünmek, pozitif bakmak, umutlu olmak tabi ki harikulade şeyler. Buna lafım yok. Fakat, başınıza güzel şeylerin gelmesi için bazı durumlarda bunlar yeterli olmuyor ne yazık ki. Son birkaç aydır evren öylesine sömürdü ki pozitif enerjimi, doyuramadım gitti. Peki o kadar umudun, güzel düşüncenin karşılığında elime geçen şey ne? Yeni bir makarna süzgeci! Ve ben buna rağmen hala iyimser olmaya çalışıyorum, "En azından kirli, üzerinde kurumuş makarna kalıntıları olan bir süzgeç değil." diyorum. Daha ne kadar ileri gidebilirim? Ne kadar Pollyanna'yı oynayabilirim? Bardağın gördüğüm dolu tarafı okyanus oldu taştı, bu evren hala memnun olmadı. Fakat bu demek değil ki, ben çok mutsuzum ya da hayatımda güzel giden hiçbir şey yok. Demem o ki, ne olursa olsun hayatınızdan pozitif düşünceyi eksik etmeyin, umutsuzluğa kapılmayın. Ama körü körüne de Secret'a bel bağlamayın. Olası problemleri görün ve önlemlerinizi alın. Murphy'e fırsat tanımayın. Hayat tüm zıtlıklarıyla güzel, yeter ki siz onları dengelemeyi bilin.

28 Kasım 2013 Perşembe

Karmakarışık

Nedir bu karmakarışık olan şey dediğinizi duyar gibiyim. İnsanın arkasından oynanan dönme dolap oyunlar mı? Gerçekler görüldüğünde hissedilen duygular mı? Örülen duvarlar mı? Yoksa uyulması gereken kurallar mı? Belki hepsi. Belki de hayatın ta kendisi. Benim üzerinde duracağım konu ise nefret. Ne kadar basit görünse de, ne kadar gözle görülebilir olsa da aslında çok ağır bir yük, karmakarışık bir duygular silsilesinin sonucudur. Biraz da kişiliğe bağlı olarak tek bir sebebi de olabilir, birkaç farklı durumun bileşkesinden de doğabilir. Bazen sadece küçük bir soğukluk hissinden alevlenir, bazense karşıdaki kişi bunu gerçekten hak etmiştir. Karşıdaki kişi demişken, aslında bu bir kişi bile olmayabilir. Cümlelerimin gidişatından da anlayacağınız üzere öyle karmakarışık bir duygudur ki nefret, anlatmaya çalıştıkça daha da karışıp sizi bir kördüğümün içinde bırakabilir. Sadede gelecek olursak efendim, nefretin sebeplerinden biri soğukluktur. Bir kişiye ya da bir şeye karşı mantıklı bir açıklaması olmadığı halde hissettiğimiz bir tür itici kuvvettir. Genellikle ilk izlenimden doğar ve içeride tutuldukça büyür. Aslında sadece zamanla büyüyüp bu günlere kadar gelmiş bir histir ve bu yüzden de dindirilmesi en muhtemel olan nefrettir. Diğer bir sebep ise, karşıdaki insanın bunu tamamen hak etmesidir. Bilerek bir kötülük yapmış olabilir, aslında o da kendi nefretinin esiridir. Sonuncu ve en karışık diyebileceğimiz sebep ise dolaylı sebeptir. Yani bir kişiden ya da bir şeyden nefret etme sebebimizin aslında o kişi ve o şeyle doğrudan da bir ilgisinin olmaması durumudur. Bir kızın, hoşlandığı erkeğin sevgilisinden nefret etmesi (her ne kadar biz kızlar için ikinci kategoriye girse de bu durum) bu kategoriyi açıklayabilecek en güzel örneklerdendir. Politik olmaya çalıştığımdan değil ama, son zamanlarda ülkedeki insanların dinden uzaklaşması hatta nefret eder hale gelmesi aslında dinin kendisinden değil ona aşırı bir şekilde bağlı olanların (ya da aslında yobazlaştıranların) dine yüklediği yeni anlamlardan. Ya da ne bileyim, bir ünlüden nefret etme sebebimiz her zaman onun kişiliğiyle ya da yaptıklarıyla bağlantılı olmayabilir aslında. Geçenlerde nette görmüştüm, biri Robert Pattinson'dan nefret etme sebebinin esasında adamın kendisi değil de fanları olduğunu yazmıştı. Tüm bu sebepleri, sonuçları özetlemek daha doğrusu ortak bir paydada buluşturmak gerekirse Justin Bieber diyebiliriz sanırım. Ne kadar ayılıp bayılanı varsa bir o kadar da nefret edeni var sanırım bu "çocuğun". Kimi kızlar onu başka bir kızla gördükleri zaman çıldırıp nefret etmeye başlıyor. Yaşıtı sayılan kimi erkekler onu ve sahip olduklarını kıskandıkları için nefret ediyor. Kimileri genlerinin bozuk olduğunu düşünüp nefret ediyor. Kimileri kişiliğini ve davranışlarını beğenmediği için nefret ediyor. Kimileri ise sadece fanlarının onu bu kadar abartmasına ve yüceltmesine tepkili. Diyeceğim o ki, basit ya da komplike ne sebepten olursa olsun kendinizi bu karmaşadan uzak tutun. Debelendikçe daha çok battığınız, derinlere indikçe belki de yeniden kıyıya çıkamayacağınız bir şey bu. Başta "Ne zaman istersem o zaman bırakırım." diye kendinizi kandırdığınız, gözleriniz açıldığında ise kendinizi kurtaramadığınız bir yol. 

15 Kasım 2013 Cuma

Mutlu Yıllar ODTÜ!

Bugün 15 Kasım, biricik okulum ODTÜ'nün kuruluş yıl dönümü. Ne zamandır yazmak isteyip de yazamadığım belki ertelediğim belki bir türlü toparlayamadığım şeyleri dile getirmek için mükemmel bir tarih sanırım. Geçtiğimiz haziran mezuniyet töreninde, mezun olmanın getirdiği mutluluğu ve ODTÜ'den ayrılacak olmanın getirdiği hüznü bir arada yaşadım. Son 5 yılın birikintilerini 20-30 koliye sığdırabilmiştim ama anılarımı, arkadaşlarımı, hocalarımı, bölümümü, ağaçları, çiçekleri, böcekleri nereye sığdırıp götürecektim acaba? Götüremezdim. Götüremedim de. Bir parçam hala ODTÜ'de. Bir parçam hala benden uzakta bir yerlerde. Şu an sahip olduğum kişilikte, bilgide, beceride hakkı o kadar büyük ki... Ben ODTÜ'de kendimi buldum, kim olduğumu çözdüm. Neleri severim? Neleri sevmem? Neleri alttan alabilirim? Neleri tolere edemem? Nereye kadar gidebilirim? Neler yapabilirim? Tüm bu sorular ODTÜ'de cevap buldu. Sanki sessiz sessiz "Kimim ben?!" çığlıkları atarken o duydu sesimi ve imdadıma yetişti. Ben ODTÜ'de kendi kendime yetebilmeyi öğrendim. Öğrenmeyi öğrendim. Analitik düşünmeyi, sorgulamayı öğrendim. Nedenleri niçinleri öğrendim. Gerektiğinde sorular sormayı, yeri geldiğinde ise problemlere çözüm olmayı öğrendim. "Kim, kiminle, nerede, ne yapmış?"ı çok da takmadığımı fark ettim. Hatta farklı görüşlerin, farklı yaşamların getirdiği çeşitliliği sevdim. Bu çeşitlilik içinde kaybolmayı, özgürce yaşamayı sevdim. İstediğimi giyebilmeyi, istediğimi söyleyebilmeyi ve üstelik tüm bunlar için hiçbir zaman yargılanmayacağım gerçeğini sevdim. Ben sabahları yolda tanımadığım bir sürü tatlı insanın bana "Günaydın." dermişçesine gülümsemelerini sevdim. Adeta 5 yıldır detoks yapıyordu kalbim ve beynim. Güzelliklerle doldum ben ODTÜ'de. Ön yargılarımdan arındım. Birçok kültür tanıdım. Türkiye'nin orta yerinde Avrupa'yı yaşadım. Yeri geldi şarap tadımlarına, galalara katıldım. Yeri geldi diz çöküp oturdum, fasıllardaydım. Kafamıza esti, gittik Chinese yedik. Kimi zamansa kütüphanenin İtalyan salatalı sandviçine talimdik. Yaşadığım sıkıntılar, zorlu final dönemlerim... Ne garip şu an bunların bile aklımda güzel birer anı olarak kalması. Ben seni çok sevdim be ODTÜ. Mutlu yıllar sevgili okulum. Kendine iyi bak.

3 Kasım 2013 Pazar

Türkiye'de herkes Benjamin Button!

O kadar uzun zaman olmuştu ki (yaklaşık 5 yıl kadar) televizyon izlemeyeli, kumandayı elime aldığımda gerildim resmen. "Hangi tuşa basıp açacağım? İlk olarak hangi kumandayı kullanmam gerekiyor? Kanalları nasıl değiştiriyorduk?" gibi sorular uçuştu beynimde. Televizyonu açtım açmasına ama açamasam daha mutlu olurmuşum. 5 yıl boyunca televizyon izlemeyerek inanılmaz gündem dışı kaldığımı düşünürken aslında gündemin ne kadar da ilerisinde olduğumu fark ettim. Arada istisnalar olmak kaydıyla reklam sektörünün oldukça geliştiğini zaten biliyorduk ya da internetten takip edebiliyorduk. Peki ya o diziler, programlar, haberler? Mantık hataları almış da başını gitmiş. Mesela yabancı birini getirip izletseniz şu lise/üniversite dizilerini, sanır ki Türkiye'de herkes Benjamin Button. Dizilerdeki liseli karakterler genel olarak büyümüş de küçülmüş gibi. Feleğin çemberinden geçmiş tavırlar, 40-50 yıllık hayat tecrübesine dayanan derin cümleler, biraz kendini beğenmişlik biraz da sorumluluk... Üniversiteli karakterler ise tam tersine çocuk gibi. Hep bir "laylaylom" havası, saçma sapan tripler, ağlamalar/zırlamalar, oyunlar, anne babanın elinden tutup okula gitmeler... Lisede böylesine olgun davranan bu gençlerin kafasına ne düşüyor acaba? Zamanın geriye akmasını sağlayan bir şey bulundu da benim mi haberim olmadı? Yoksa Türk genlerinde bir Benjamin Button'lık vardı da beni mi bulmadı?

6 Ağustos 2013 Salı

It's so hard when I have to and so easy when I want to!

Yazıma ilham olan başlık için "Bkz: Sondra Anice Barnes" diyorum. Hiç şüphesiz ki birçok insanı parantezleri içine alabilecek bir küme bu cümle. Artık bilemiyorum, insan olmanın getirdiği bir duygu mu bu yoksa sadece bazılarımızın belki genetik belki de çevresel sebeplerle kapanına kısıldığı "Kurusun!" denilecek türden huyu mu? Şu an bu yazıyı yazıyor olmamı aslında birilerinin bana "Şu konu hakkında şöyle bir şeyler yaz hemen." dememesine mi borçluyuz sahiden? Biraz saçma geliyor kulağa bu pencereden. Ama cümleyi tekrar tekrar okuyup irdeleyince insan diyor ki "Hakikaten!". Kimilerine göre inat, kimilerine göre ise sadece bir ergenlik hali. Kim bilir, belki de tamamen karşımızdaki kişiyle ilgili. Demek istediğim şu ki; heveslendiğimiz, yapmak için can attığımız bir şeyi bile bazen sırf birileri tam da o anda "Şunu yapsana." şeklinde emir verdiği için yapmaktan vazgeçiyoruz. Gözlemlediğim kadarıyla bize bunu yaptıran 2 çeşit psikoloji var. İlk olarak, hobi olarak gördüğümüz şeylerin işe dönüştüğünü düşünmemizden kaynaklı bir soğuma yaşıyoruz. Örneğin; çılgınlar gibi kitap okuyan, tek bir günde birkaç kitaba başlayıp bitirebilen ben ilkokul, lise yıllarımda hocalarımın "Şu kadar günde şu kadar kitap okuyup özetlerini çıkarın." şeklinde verdiği ödevlerden nefret ederdim. Hani, beni bıraksalar zaten bahsi geçen kitap sayısının 30500 katını okuyup bitireceğim o sürede. Ama bu bir görevmiş gibi hissettiğimde o sayfalar bitmek bilmiyordu işte. Belki de tam da bu yüzden insanın sevdiği bir işi yapması gerekiyor. Yapmak zorunda olduğu için, ona öyle söylendiği için değil, tamamen yapmak istediği için yapabileceği türden bir iş. İkinci olarak, insanların bizi sorumluluk sahibi olamayacağımız korkusuyla yönlendirmeye çalışmalarından kaynaklı bir soğuma yaşıyoruz. Genelde bu durum yaşça büyük ya da daha deneyim sahibi kişilerle yaşanıyor. Onlar kendi açılarından bakıldığında, tamamen düşünceli bir şekilde küçük ya da deneyimsiz yavrucağızın verilen işi hakkıyla yapabilmesini sağlamak için öğüt veriyorlar. Ancak aradan zaman geçtiğinde düşünemiyorlar ki o küçük yavrucak belki her şeyi öğrenmiş ve kendi başına yapıp halledebilecek konuma gelmiştir artık. Daha iyisini bile yapabilirken, insanların hala elimizden hiçbir iş gelmiyormuşçasına davranması pek de hoş bir durum olmasa gerek. Sonuç olarak, gereksiz gördüğümüz emir kipli cümleleri biraz duymazlıktan geleceğiz. Yaptığımız işi kimin söylediğine değil de onu ne kadar yapmak istediğimize ya da yaparken ne kadar zevk aldığımıza bakacağız. Demem o ki, yapın! Yeter ki yapmak istediğiniz için yapın. (Böyle söyleyince ben de bir emir, bir görev veriyormuşum gibi oldu. İçime, artık yapacağınız varsa da yapmayacakmışsınız gibi bir his, bir korku doldu.)

30 Temmuz 2013 Salı

A Professor explained "Marketing" to MBA students!

1. You see a gorgeous girl in the party, you go to her and say I am rich, marry me. That’s "Direct Marketing".
2. You attend the party. Your friend goes to a girl and tells her (pointing at you): He is very rich, marry him. That’s "Advertising".
3. Girl walks to you and says you are rich, can you marry me? That’s "Brand Recognition".
4. You say I’m very rich marry me and she slaps you. That’s "Customer Feedback".
5. You say I’m very rich marry me and she introduces you to her husband. That’s "Demand & Supply Gap".
6. Before you say I’m rich marry me, your wife arrives. That’s "Restriction from Entering New Market".

2 Şubat 2013 Cumartesi

Müsvedde Hayat

Normal bir insan yaşamının iki önemli devresi vardır. Bebeklik, çocukluk ve ergenlik müsvedde dönemdir. İstediğimiz gibi yazar çizeriz. Beğenmezsek üzerini karalar geçeriz. Müsvedde dönemden sonra temize çekme dönemi başlar ki esas sıkıntılar bu dönemde ortaya çıkar. Küçükken kurduğumuz hayalleri gerçekleştirme peşine düşeriz ancak onları gerçekleştirme yolunda hayat dediğimiz şeyin karşımıza ne tür engeller çıkarabileceğini bilemeyiz. Tahmin bile edemeyiz. Üstelik hayatımızın bu döneminde yaptığımız şeylerin artık geri dönüşü de pek yoktur. Üzerini karalama şansımız çoktan uçup gitmiştir. Bu yüzden her şeyi dikkatlice, enine boyuna düşünerek tek seferde yazmamız gerekir. Sorumluluklar üst üste biner ve gün gelir ezildiğimizi hissederiz. İşte tam da böyle zamanlarda ortaya çıkar çocukluğa duyulan özlem. Küçükken evimizin güzelim duvarlarını saçma sapan renklerle öylesine boyarken, büyüdüğümüzde ancak bir tuvalin üzerine resim yapmayı akıl ederiz. Daha da beteri, yaptığımız o resimde bir anlam ve bir mükemmellik ararız. Demek istediğim şu ki; müsvedde hayatımızı bitirip temize çekmeye başladığımızda özgürlüğümüzün büyük bir kısmını da yitiririz aslında. Her şeyi belli kalıplara sokarız. Çünkü buna mecbur kalırız. Kalıplar olmadan, düzen olmadan yapamayız, başaramayız. Sahiden öyle mi acaba? Ortaya çıkardığımız bu kalıplarla, ördüğümüz bu duvarlar arasında ne kadar bir yenilik yaratabiliriz ki şu hayatta? Bütün yaşamımızı bir müsvedde olarak geçirmemiz ne kadar büyük bir delilikse büyüdükçe ya da yaşlandıkça kendimizi daha da küçük bir kalıba hapsetmemiz o kadar delilik bence. Özlemini duyduğumuz şeyler kendi hazırladığımız müsveddeler değil mi sonuçta? O müsveddeler olmadan nasıl temize çekeriz ki?

31 Mart 2012 Cumartesi

ODTÜ'ye Öyle Yakışır ki Bahar ;)


Tepeden mini çakal gibi gülümseyen güneş, yeni açmaya başlamış çiçekler, insanın içini kıpır kıpır eden bir sıcak... Her yer cıvıl cıvıl, herkes neşe dolu sanki artık. Hoş geldin bahar, iyi ki geldin :)

28 Mart 2012 Çarşamba

Fashion is strange and beautiful or horrible depending upon your perspective!

Başlığa taşıdığım söz Roberto Cavalli'ye ait. İnkar etsek de etmesek de moda diye bir gerçek var. Kendini tekrarlayan bir gerçek... Aksi takdirde yüksek belli pantolonları, etekleri ya da vatkalı bluzları, ceketleri açıklayamazdım şahsen. Her ne kadar "moda" gerçeğini kabul etmiş biri olsam da, bu konunun subjektifliğine inananlardanım. "Bu yaz çiçek açacak bütün kızlar.", "Kışın favori rengi belli oldu: Turuncu!" ya da "Önümüzdeki günlerde bizi danteller ve mini mini üstler bekliyor." gibi cümleler yerine "Bugün tam da Prada modumdayım.", "Süper eğlenceli bir gün beni bekliyor, adeta bir gökkuşağı olmalıyım." tarzında cümleleri tercih ederim. Çünkü moda; tasarımcıların, medyanın ya da komşu kızı Ceren'in söylediği kelimelerden ibaret olamaz, olmamalı. O gün ya da o mevsim ne giyeceğime ben karar verebilmeliyim. Hani derler ya "Moda, insanın kendine yakışanı giymesidir." diye, işte öyle bir şey. Hatta bana kalırsa moda, insanın ruh haline yakışanı giymesidir. Örneğin, çiçekli kıyafetler moda diye gidip çiçekli böcekli şeyler almam asla. Bugüne kadar hayatımın hiçbir döneminde çiçekli desenleri kendime yakıştırmadım ve bundan sonra da yakıştıracağımı sanmıyorum. Açıkçası o çiçeklerin içinde kendimi "Dağlar Kızı Reyhan" gibi hissediyorum. Söylemek istediğim şu ki, moda kişisel bir şeydir ve belli başlı değişkenlere bağlıdır. İşte bu değişkenlerden en ağır basanı da ruh halidir birçoğumuza göre. Bir sabah kalkarım, kendimi öyle muhteşem hissederim ki o an gözümde canlanan modern ve rafine tarzı yakalayana kadar saatlerce hazırlanabilirim. Bazen "Yok artık LeBron James!" dedirtecek cinsten spor bir halde çıkarım insanların karşısına. Başka bir sabah, üzerime 3-5 beden büyük gelen kıyafetlerden birkaçını geçirir, salaş mı salaş atarım kendimi sokağa. Bir bakmışsınız, bohem takılıyorum. Sonra bir daha bakmışsınız minimalist olmuşum. Bir de berbat hissettiğim günler vardır mesela (ki o günlerde neler giydiğimden bahsetmek istemiyorum) "Kimselere görünmeden gidip gelsem bari." diye geçiririm içimden. Kısacası, o gün hangi tarzda ortaya çıkacağım tamamen (diğer değişkenlerin etkilerini ihmal edilebilir varsayarak) ruh halime göre şekillenir. Demem o ki, modanın tanımını kendiniz için baştan yazın ve modayla kalın ;)

24 Mart 2012 Cumartesi

I Brain ODTÜ

Geçtiğimiz günlerde yine bir ODTÜ Tanıtım Fuarı'na tanıklık ettik. Genelde üniversitenin öğrencileri olarak fuarın başlayış ve bitiş tarihlerini tahmin etmek için dikkat ettiğimiz belli noktalar var efendim.
*Kampüs bir anda sandığımızdan daha kalabalık bir hal almışsa,
*Çarşıda oturacak ya da yemek yiyecek yer bulamıyorsak,
*Etrafa hayran hayran bakan gözler yakalıyorsak,
*Ellerinde ODTÜ broşürleri olan insanlara rastlıyorsak,
*Koluna sevgilisini takmış güneş gözlüklü bir çocuğun kendini dünyanın en cool insanı olarak düşünmesine tanıklık etmişsek,
*En az 30500 kez çarşının yerini tarif etmek zorunda kalmışsak,
*Kültür Kongre Merkezi'nin önünde alışılmadık bir şekilde dönemin en popüler parçaları çalınıyorsa,
*Park yeri sıkıntısının doruklarını yaşıyorsak,
*Okulun yaş ortalaması 17'ye düşmüşse anlıyoruz ki tanıtım günleri başlamış. 
Bu tanıtım günleri sırasında liseli arkadaşlarımıza küçük muzurluklar yapmadan edemiyorum. Geçen sene koskoca salona şemsiyeler ve korumalar eşliğinde girmiştim. Bu şekilde kürsüye doğru ilerledim ve konuşma yapmak için hazırlanıyormuş gibi davranmaya başladım. Önce inanmak istemediler, sonra ise fotoğraf çekmek için çıktıkları kürsüyü boşalttılar. Bu arada ışıkla ilgilenen amca da oyuna ortak oldu. Ben kürsüye çıkınca gülümseyerek ışığı benim olduğum yere yöneltti. Neyse efendim, hedefimiz olan öğrencilerin bir kısmı salonu terk etti, bir kısmı ise konuşmayı dinlemek üzere bulduğu en yakın koltuğa oturdu. Bir 15 dakika falan kendilerini oyaladıktan sonra olay yerinden sinsice uzaklaştık. Tabi bu arada bahsettiğim şemsiyeler öyle korumaların ünlüler için ya da devlet adamları için kullandığı büyük siyah şemsiyelerden falan da değildi. Gayet o gün yağmur yağacak diye yanımıza aldığımız renkli, fırfırlı kullandığımız şemsiyelerdi. Korumalardan kastım ise oyunculuk yeteneği olan birkaç arkadaşımdı hepsi bu. Sonuç olarak büyük bir çoğunluğunu inandırmaya yetmişti ve biz de kendi yarıçapımızda eğlenmiştik. Bu sene ise daha farklı bir şey yapmak istedim. Fotoğraftan da anlayacağınız üzere içinde ODTÜ defteri, broşürü, haritası ve puan tablosu bulunan paketlerden birini kaptım ve liselilerin arasına karıştım. Daha doğrusu ben karıştığımı sanmıştım ama esasında pek de başarılı olamamışım ki hala beni durdurup çarşının yerini soranlar oldu. Yine de, karşıdan karşıya geçerken yapılan önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakma olayı gibi, insanların da önce elimdeki pakete sonra bana sonra tekrar pakete bakmaları, bu sırada yüzlerinin aldığı o tanımsız ifade ve gözlerindeki anlamsız boşluk beni eğlendirmeye yetti. Tek keşkem çarşının yerini sormamak oldu. Kimseye tarif ettirmeden sanki her gün gidip geldiğim yolmuş gibi (ki aslında öyle) direkt çarşıya girmekle kendimi de ifşa etmiş oldum sanırım. Artık önümüzdeki fuarlara bakacağız.

18 Mart 2012 Pazar

French Macaroons

O inanılmaz paris tadını anlatacak kelimelerim yok. Yerken hissettirdiği mutluluğu tasvir edemem. Sempatik mi sempatik, şirin mi şirin bir tatlı huzur. Ama o lavantalı olanını yemeyecektim işte! Yeniliklere açık olmayan biri kesinlikle değilim. İnsanların mevcut tatları geliştirme dürtülerini elbette ki anlıyorum. Ama bazı aromaların kullanılmadan önce ya da en azından piyasaya sunulmadan önce bir kez daha test edilmesi taraftarıyım. Bazı şeyler verdikleri tatla öne geçer, bazıları ise kokuları ile. İşte bu yüzden lavanta mutfakta kullanılmadan önce bir kez daha düşünülmeli bence. Çünkü o zaten kokusu ile öne çıkmıştır bir kere. Şu an kullandığım çamaşır yumuşatıcısının lavantalı olmasından mı kaynaklandı bilmiyorum ama lavantalı makaron yediğimde o çamaşır yumuşatıcısını kafama dikmiş gibi hissettim açıkçası. Yıllardır alışık olduğum lavanta kokusunu tatmak gibi bir şeydi. İlk kez tadıyor olmama rağmen garip bir şekilde tanıdıktı üstelik. Artık lavanta tadından hoşlanmadığımdan mı yoksa o makaronu yerken çamaşır makinesinden yeni çıkardığım çamaşırlarımı dişliyormuşum hissine kapıldığımdan mı bilmiyorum, kendisini sevmedim sevemedim. 

PS: Merak edip denemek isteyenler ancak daha beğenip beğenmeyeceğini bilmediği bir şey için 30500 lira da vermek istemeyenler Dr. Oetker amcamızın hazırladığı toz halindeki makaronlardan alıp evde kendileri de hazırlayabilir.

11 Mart 2012 Pazar

Nanik Obsesif


Çoktan keşfettiğimiz, henüz keşfedemediğimiz, keşfetmeyi reddettiğimiz birçok takıntımız var. Farkında olsak da olmasak da onlar bizi biz yapan, bazen hayatımızı cehenneme çeviren bazense ilginç bir şekilde kolaylaştıran alışkanlık dediğimiz şeylerin biraz mübalağaya uğramış halleri. Adı "takıntı" olduğu için illa ki kötü bir şey olması gerekmiyor. Benim de takıntılarım var. Bazılarını yeni yeni kabulleniyorum. Bazıları ise çoktan bir parçam haline geldi. Örneğin: 
*Birkaç saat sonra iptal edemeyeceğim işler varsa ya da dışarı çıkmam gerekiyorsa, o an hiçbir şey yapamam ve o saati beklemeye koyulurum.
*Ders çalışabilmem için yalnız olmam gerekir. Çalışma salonları ya da kütüphaneler herhangi bir konu üzerinde çalışıyorken benim için pek de ideal yerler değildir.
*Herhangi bir mağazada beğendiğim bir kıyafeti denemek için kabine girdiğimde kamera var mı yok mu diye mutlaka her yere bakarım.
*Belirli aralıklarla odama girdiğimde etrafı kolaçan ederim. Tipik bir balık burcu olarak bazen gerçekten CIA ya da FBI tarafından izlendiğimi düşünürüm.
*Yatmadan önce kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi en az 30500 kez kontrol ederim. Sırayla bütün fişleri prizlerden çekerim. Sonra çektiğimden emin olmak için bir 30500 kez de onları kontrol ederim.
*Kitaplarım o kadar değerlidir ki defalarca okuduklarım bile yeni alınmış gibidir. En ufak bir iz, çizgi ya da yıpranmışlık yoktur üzerlerinde. Dolayısıyla onları kolay kolay ödünç veremem. Versem bile tekrar elime ulaşana dek içim içimi yer.
*Herhangi bir şey kafama takıldıysa ya da beni rahatsız ettiyse o an ondan kurtulmam gerekir. Aksi takdirde yapacağım tüm işler sırasında aklım hep o şeyde kalır ve açıkçası o şeyden kurtulmamın sebep olacağı bedensel yorgunluğu, onu saatlerce belki de günlerce düşünmemin sebep olacağı zihinsel yorgunluğa tercih ederim.
*Genellikle hafta sonları önümüzdeki haftanın planını yapar ve o plana ne şekilde olursa olsun sadık kalmaya çalışırım. Kısacası, hangi gün hangi saat nerede ne yapacağım genellikle bir hafta önceden bellidir. Plana sadık kalmamayı sadece telafi edilebilecek sonuçlar söz konusuysa göze alabilirim.
*Kıyafetlerim, ayakkabılarım, elektronik eşyalarım, çantalarım, şapkalarım, takılarım, makyaj malzemelerim ve daha niceleri için aklımda belirli kodlar vardır. Örneğin, sahip olduğum kırmızı bir çanta benim için sahip olduğum kırmızı bir çanta değil "G37Y" kodlu bir nesnedir.
Neyse sevgili okurlarım, bana daha fazla acımamanız için burada kesiyorum. Aslını isterseniz, bu takıntılarımın bir kısmını kontrol edebiliyorum. İstediğim zaman bırakıyor, istediğim zaman yeniden başlıyorum. Bir kısmındansa zaten memnunum. Onlar sayesinde giderek daha az yanlış yapıyorum. Limit sonsuza giderken hayatıma biçtiğim hata payım sıfıra yaklaşıyor ve bu sayede kendimi daha güvende, daha huzurlu hissediyorum. Yine de bazen bunları insanlara açıklamam gerektiğinde zorlanmıyor değilim. Çünkü (kişinin geçmişini, yaşamak zorunda kaldığı olayları ya da o anki psikolojik halini bir kenara bırakırsak) takıntılar sadece vardır, nedenleri nasılları yoktur o kişi için. Biri size "Neden bunu yapıyorsun?" diye bir soru yönelttiğinde verecek cevabınız yoktur. Sadece yaparsınız. Çünkü onu yapmak anlamadığınız bir şekilde size iyi gelir. Kazara ya da isteyerek üzerine gidip bir sebep bulduğunuzda bile bazen inatla devam edersiniz onu yapmaya. İşte böyle durumlarda galiba kendi kendimize de bir soru yöneltmemiz gerekiyor: Hayatı daha hatasız, belki biraz daha huzurlu yaşamak için bunca takıntıya değer mi?

3 Mart 2012 Cumartesi

In Time

Yönetmenliğini Andrew Niccol'un yaptığı, başrollerini Justin Timberlake, Amanda Seyfried ve Cillian Murphy'nin paylaştığı "In Time" filmi son zamanlarda izlediğim başarılı aksiyon filmlerinden biri. Fantastik senaryosu insanı hem ağlatıyor, hem güldürüyor, hem de güldürürken düşündürüyor. Film ilerledikçe anlıyorsunuz ki küçüklüğünüzden beri bildiğiniz "Vakit nakittir." sözü hece hece bir kez daha aklınıza kazınıyor. Çünkü filmde para diye bir şey yok. Sahip olduğunuz tek şey zamanınız. Faturalarınızı bu zamanla ödüyorsunuz. Boğazınızdan geçecek olan her lokmayı yine hayatınızdan birkaç dakikayı kaybetmeyi göze alarak karşılıyorsunuz. Bir tanıdığınız sizi gördüğünde "Hey, birkaç dakikan var mı?" diye bir soru yönelttiğinde muhtemelen bu "Seninle birkaç dakikalığına bir şeyler konuşmak istiyorum." anlamına gelmiyor. Sizden gerçekten ona birkaç dakika (günümüzdeki karşılığıyla para) vermenizi istiyor. Evet, sahip olduğunuz zamanı kendi hayatınızı kısaltmak pahasına da olsa sevdiklerinize verebiliyorsunuz. Paranın bir bakıma zamanla ölçüldüğü günümüz dünyasına hoş bir atıf olmuş bu film bence. İlgimi çeken noktalardan biri de, 25 yaşından sonra kimsenin yaşlanmaması. Sözüm ona mühendisler ölümsüzlüğü keşfetmişler ve insanların 25 yaşından sonra (yaşlanmadan) ne kadar süre daha yaşayacakları, kollarındaki zaman sayaçlarına çalışarak yükledikleri zamana bağlı. Kısacası ne kadar çok zaman kazanırsanız o kadar çok hayatta kalıyorsunuz. Filmde iki grup insan karşımıza çıkıyor: kolunda en fazla birkaç dakikası bulunan, günlük ihtiyacı olan zamanı kazanabilmek için varını yoğunu ortaya koyan fakirler ve bütün aile bireylerini sonsuza kadar yaşatabilecek zamanı olan zenginler. Filmde zengin kesim bir elmas küpe için milyonlarca yılı bir çırpıda feda edebilirken, varoş kesim tek bir saniye daha fazla yaşayabilmek için büyük bedeller ödemek zorunda kalıyor. Her ne kadar konusu ve fantastik ögeleri nedeniyle filmin gelecekte geçtiği söylense de, aslında film şimdiki zamana ayna tutuyor acı bir şekilde.

18 Eylül 2011 Pazar

New Girl

"Korku filmlerindeki tipik kız rolünü bilirsiniz. 'Aman Tanrım! Bodrumda bir şey var galiba. İç çamaşırlarımla, karanlık bodruma inip neler oluyor bir bakayım.' der. Ve siz de 'Derdin ne senin?! Polisi arasana!' dersiniz. O da 'Tamam.' der. Ama artık çok geçtir; çünkü öldürülmüştür. Demem o ki, benim hikayem de böyle." İşte tam olarak bu cümlelerle başladı dizinin ilk bölümü. New Girl bizden biri olduğunu kanıtladı daha ilk saniyelerinde. Yaşadığı olay üzerine (ki olayın ne olduğundan bahsetmeyeceğim, spoiler vermemek adına) 3 erkeğin yaşadığı bir eve dördüncü olarak yerleşir sempatik kahramanımız Jess. Kadınlarla konuşmakta problemleri olan, onlara nasıl davranması gerektiğini bilmeyen birinci erkeğimiz, çapkının önde depar atanı ikinci erkeğimiz ve aylar önce kız arkadaşından ayrılmış olmasına rağmen bunu bir türlü atlatamamış üçüncü erkeğimiz bakalım bu sevimli kızı nasıl karşılayacaklar? İtiraf etmeliyim ki "500 Days of Summer" filmindeki rolünden dolayı Zooey Deschanel biraz antipatimi kazanmıştı. Bir bunalım, sanki biraz ne istediğini bilmemezlik, bir tutam da ego tatmini gibi gelmişti o rol. Belki de karşısındaki erkek karakterin bitmek bilmeyen çaresiz aşkı yüreğimi un ufak etmişti. Bu yüzden de ister istemez Summer'ı suçlamıştım sanırım. Her neyse, sevgili Zooey bu sefer bambaşka, kıpır kıpır, sempatik, eğlenceli, çılgın bir kız olarak karşımızda. Tam da istediğim gibi. Şimdi onu sevmeyeyim de ne yapayım yani? İyi seyirler!

23 Ağustos 2011 Salı

Benim Sadık Yarim "Alt+F4"tür!
























Amnesia çıktı mertlik bozuldu efendim. Adına şarkılar yazılan, filmler çekilen bu kelimenin oyunundan bahsediyorum tabi ki. İlk olarak, oyuna başlamadan önce alınması gereken önlemlerden bahsetmek istiyorum. Mümkünse gündüz oynayın. "Yok efendim ben gündüzleri meşgul oluyorum, hem korku içerikli bir oyun gece oynanmalı ki amacına ulaşsın değil mi ama?" gibi bir düşünceniz varsa siz bilirsiniz. Uyarmadı demeyin. Bari ışıkları açık bırakın! "Efendim, anlatamıyorum derdimi galiba. Işıklar açıkken oynayacaksam ne anlamı kaldı gece oynamamın?" diyorsanız, yine siz bilirsiniz. O zaman tuvalete en yakın odada oynamanızı öneririm. Oyuna başlamadan önce, tuvalet kapısı hariç evdeki bütün kapıları kapayıp kilitlediğinizden emin olun derim. Aksi takdirde oyundaki sözde kahramanımız gibi siz de bir süre sonra karanlıktan aklınızı kaçırmaya başlıyorsunuz. Kapıların kilitli olduğunu bilmek sizi bir nebze rahatlatacak ve o an düşünmeniz gereken şey sayısını düşürecektir. Oyuna girmeden önce, arka planda sevdiğiniz, takılmaktan hoşlandığınız ve kafanızı dağıtabileceğiniz birkaç siteyi açık bulundurmayı da unutmayın. Zira oyunu kapattıktan sonra titreyen ellerinizle kendilerini açmanız pek mümkün olmayacak. Tecrübe konuşturuyoruz burada! Bu oyun daha önce oynadığınız korku oyunlarına ya da daha önce izlediğiniz korku filmlerine kesinlikle benzemiyor. Zira oyunun kahramanı dediğimiz şahsiyet saftiriğin önde depar atanı aslında. Karanlıktan korkuyor. Seslerden korkuyor. Ondan korkuyor. Bundan korkuyor. Korkuyor da korkuyor. Yürürken oyunun o duvarları üstünüze üstünüze gelmeye başlıyor. Daralıyorsunuz yer yer. Kahramanımız korkmaya başladıkça sapıtıyor. O sapıttıkça işler daha da zorlaşıyor. Bazen öyle zorlaşıyor ki "Şu lanet canavar gelsin öldürsün beni. Bitsin artık bu çile." diyorsunuz içten içe. Zira oyunda canavarla karşılaşıp onu dövme, yenme, öldürme gibi bir şansınız yok. Oyundaki strateji tamamen "Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır." üzerine kurulu. Zaten oyunun başında "Düşmana rastlarsanız kaçın. Karanlığa saklanın. Ses çıkarmayın." gibi bir uyarı geliyor size. Bu cümleden çıkarılması gereken bir uyarı daha var. Öyle önümüze çıkan her mumu yakmak yok hanımlar, beyler. Çünkü o mumları yaktığınız yerde canavarla karşılaşırsanız karanlığa saklanma şansınızı da yok etmiş oluyorsunuz. Oyunda ilerledikçe paranoya tavan yapıyor bünyenizde. Orada bir gölge mi gördüm acaba? Şurada gördüğüm şey gerçek miydi yoksa karakterin sebep olduğu bir halüsinasyon muydu? Bir ses duydum sanki. Öyle bir an geliyor ki artık karakterle bütünleşiyorsunuz. Canavarla karşılaştığınızda bilgisayarı, evi, her şeyi bırakıp kaçıveresiniz geliyor başka başka diyarlara. Ama korkmayın. Yatacaksınız, kalkacaksınız ve geçecek. Bu bünye Grand Theft Auto'dan Counter Strike'a, Resident Evil'dan Football Manager'a kadar ne oyunlar gördü. Yeri geldi Dota attı, yeri geldi PES attı. Şimdi de bu oyuna sardı. Sanırım artık bu yazının Alt+F4 vakti geldi. Yazının başında size, oyuna başlamadan önce arka planda kafanızı dağıtabileceğiniz bir site açmanızı önermiştim ya, işte ben de bu sayfayı açık bırakmıştım. Hayır, lütfen kendimi rahatlatmak için sizi kullandığımı düşünmeyin şu an. Üzülürüm. Oynamayı ihmal etmeyin, en azından bir deneyin efendim. Korku dolu geceler dilerim.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Kalbin Doğası

Gözlerim yağmurlu bugün
Dudaklarım sıcak ve kurak
Fısıltılarım ılık bir rüzgar
Hissedilen sıcaklığım cayır cayır
Kalbim doğal afetinden enkaz halinde
Sırılsıklam olmuşum aşktan
Tabiatım sensin
Farkında bile değilsin