19 Eylül 2010 Pazar

Kategorize Etme Beni!

Huyumuz kurusun ki kategorize etmeden duramıyoruz, durdurulamıyoruz efendim. Yabancı dizileri bile uyarlarken iyiyle kötüyü 3 yaşındaki çocuğun bile anlayabileceği bir şekilde insanların gözüne sokmaya çalışıyoruz. Bir Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi öncesinde küçük bir çocuğa "Maçı kim alır?" diye sorduklarında "Beşiktaş Galatasaray'ı yenmişti, Galatasaray da Fenerbahçe'yi yenmişti. Dolayısıyla Beşiktaş Fenerbahçe'yi çok rahat yener." şeklinde bir cevap almışlardı. Bu küçük çocuktaki düz mantıkla bazı senaristlerimizin "Bir karakter iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür." mantığı arasında pek de bir fark olmaması biraz acımasız gerçekler tadında bir durum ne yazık ki. Elbette, her şey zıttıyla vardır. İyi olmadan kötüden, kötü olmadan da iyiden bahsedemeyiz. Diyalektik hesabı... Peki ya kim demiş bir insan bu sıfatlardan sadece birine sahip olabilir diye? Ya her birey hem yin hem de yang ise?! Kimse tam anlamıyla beyaz ya da siyah değildir. Herkes gri renktedir. Gerçek yaşamda siyah ve beyaz değil açık gri ve koyu gri vardır. Oysa dizilerdeki iyi karakterler meleklere taş çıkartır cinsten. Kötülerse şeytana pabucunu ters giydirir maşallah. İyiye bakıp kendimi kötü mü hissetmeliyim, kötüye bakıp ne kadar iyi biri olduğumu mu düşünmeliyim bilemedim. Psikolojim alt üst oldu benim. Kızların sarışın olma çabalarının altında yatan esas sebep genel olarak Türk erkeklerinin sarışınlardan hoşlanması falan da değil efendim. Bu en az "Biz kızlar her şeyi kendimiz için yaparız." söylemi kadar yalan. Külliyen yalan! İnansak da inanmasak da sarışınlar bembeyaz elbiseleri içinde hep bir melek şeklinde yer edinmiştir bilinçaltımızda. Esmerlerse gece kadar siyah elbiseleri içinde hep bir "öcü" rolünü oynamıştır. Diyeceğim odur ki; sis yelpaze ile dağıtılmaz. Gerçekçi olalım.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Hissediyorum, Öyleyse Varım!

"İnsanlar, söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unuturlar; ama onlara hissettirdiklerinizi asla unutmazlar." Adam Fawer bu cümlesiyle beni benden almıştı işte. Çünkü insanlar hep bir his yumağı olmuştur benim için. Birinin adını unutabilirim, doğum gününü unutabilirim, onunla nereden tanıştığımı ya da nasıl anılarım olduğunu bile unutabilirim; ama yüzünü gördüğümde ya da sesini duyduğumda içimdeki sesin fısıltılarını susturamam. Geçenlerde bir babanın çocuğuna bisiklet sürmeyi öğretişini konu edinen bir reklama rastladım. O küçük bacakların dengeli bir şekilde pedalları tek başına çevirebilmesi için kim bilir baba kişisi ne diller döktü, ne süslü cümleler kurdu. Kim bilir kaç defa o bisikletin arkasından tutması gerekti. Kim bilir kaç defa saçının teline zarar gelse uğruna dünyaları yıkabileceği yavrusunun düşüşünü izledi, yaralanmış dizlerini dezenfekte ederken üfledi. Ama sonunda küçük çocuk bisiklet sürmeyi öğrendi. Şimdi onlarca yıl gerisindeki bu anıdan aklında kalan tek şey babasının ona verdiği güven duygusu, ne yaralarının verdiği acı ne bisikletinin rengi ne de korkusu. Çünkü başarmak için hissetmek gerekir. Birilerinin size inandığını bilmek bazen en iyi motivasyon şeklidir. Yıllar üzerimizden geçip giderken tarzımız değişebilir, düşüncelerimiz değişebilir ama hissettiklerimiz bizim kontrolümüzde değildir. Bu yüzden belki de sahip olduklarımız içinde yalan söyleyemeyecek tek şey hislerimizdir. Çünkü hisler, düşünceler gibi değildir. Düşünme şeklimiz okuduğumuz bölüme göre bile kolayca yeniden şekillenebilirken, hayatımız boyunca tek bir kişiye aşık olup kendimizi ona adayabiliriz. Çünkü sevmek düşünceden bağımsızdır, tamamen hislerle ilgilidir. Bu yüzdendir ki aşkta "çünkü" diye bir şey yoktur. "Çünkü" araya girdiği zaman düşünceler konuşur. Bazılarımız yaşarken hisseder ama ben yaşamak için hissediyorum. Zira hissedebildiğim sürece varım, biliyorum.

11 Eylül 2010 Cumartesi

PS: I Love You


Aşk… Hakkında epeyce yazılır, çizilir. Destanlar, efsaneler anlatılır; dinlenir. Çünkü hala hayatın en bilinmeyenli denklemidir. Daha mini mini bir kuşu söyleyen dudakların sahipleri bir yandan da hayallerindeki aşkın büyüsündedir. Peki ya bu hayallerdeki aşk tam olarak nerededir, koordinatları nelerdir? Boyutumuzun 30500 katı büyüklüğündeki o esrarengiz kapının anahtarı hangi erkektedir? Artık annesinden bile daha iyi tanıdığımız, bütün sırlarımızı hiç düşünmeden anlatabildiğimiz en yakınımızın ta kendisi midir? Yoksa daha hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir gizemli midir? Aşk bazen güvenin verdiği rahatlama hissinde bazense bilinmeyenin çekiciliğinde gizlidir. Kararı vermek bizim işimizdir. Çünkü bu kişiden kişiye değişir. Çünkü aşk kimileri için bir mecburiyet, kimileri içinse bir çılgınlık yapmak demektir. Tanımı yoktur, kanıtı yoktur; ama kendisi gerçektir. Bazen sinir küpü olmuş iki insanın yastık savaşıyla sona eren kavgalarından bazense bir fotoğraf karesini süsleyen iki sıcak gülümsemeden ibarettir. Her neredeyse, her ne şekildeyse işini iyi bilir. Kendi gizemine bizi hapsedip arkamızdan nanik bile yapabilir. Bir hastalık değildir ama bir virüs gibi bütün bedenimizi ele geçirebilir. Bizimle oynamak hoşuna gider, bütün meselesi bizimledir. Huyu böyledir, böyle kabul edilir. Korkutucu görüntüsünün arkasında şirin mi şirin bir aktör de yatabilir. Olabilir, olmayabilir… Gelebilir, gelmeyebilir… Bulabilir, bulmayabilir… Kimileri için “üç harfli”dir. Kimileri içinse üç harften ibarettir. Üç nokta da olabilir. Kendi bilir…

Kod Adı: Mutluluk


“Banu öyle bir kız ki, en kötü ihtimalle yılın 365 gününü mutlu 6 saatini mutsuz geçirir.” Belki de annem bu cümleyi sadece böyle olmamı arzu ettiği için kurmuştu o zamanlar. Aslında hiçbir zaman mutluluğu aramadım ya da onun beni bulmasını beklemedim. Yanlış anlaşılmasın, yoktur kendisiyle bir alıp veremediğim. Hatta gülmem için bir engel yoksa ortada, her zaman bir gülümseme vardır yüzümde benim. Mutlu olmak için, dünyaların benim olmasını beklemiyorum diyelim. Hayal ederim, isterim ve peşinden giderim. Yolda duyduğum müzikten etkilenip bir top model edasıyla yürümeye başlayabilirim. Odamda oturmuş gökyüzünde yalnız gezen yıldızlardan birini oynarken gözlerimi kapayıp 30500 kişilik bir arkadaş ortamının içine de düşebilirim. En iyi olabilirim, en güzel olabilirim, en başarılı olabilirim. Olmak istediğim her şey olabilirim. İstediğim her yeri gezebilir, istediğim herkesle tanışabilirim. Belki lanet olası bir hayalperestim ama mutlu olduğum sürece sorun yok benim için.