6 Haziran 2015 Cumartesi

Eleştirilere Eleştirel Bir Bakış

Eleştiri kelimesinin birçok insanın kafasında hala bir kavram kargaşasına sebep olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Aslında eleştiri, bir konunun doğru ve yanlış (iyi ve kötü) tüm yönlerini ortaya sermektir. Bu açıdan bakıldığında eleştirinin amacı da doğru ve güzel olanın hakkını vermek, yanlış ya da eksik olana da yol göstererek onu daha iyileri için teşvik etmektir. Buraya kadar her şey çok güzel ve mantıklı. Ancak günümüzde insanlar, kendi çıkarlarına ters düşen şeyleri karalamak için eleştiriyi bir araç gibi görür oldu. Hatta daha da kötüsü, sebepsizce hoşlanmadıkları şeyleri bile yerden yere vurmak için eleştiri çatısı altına gizlendiler. Hal böyle olunca, eleştiri kelimesi zamanla hakaret boyutuna ulaştı ve giderek anlamsızlaştı. Yazımın devamında eleştiri kelimesini kullanırken, aslında ona yüklenen bu anlamsız anlamdan bahsediyor olacağım ben de.

Üzerine titizlikle düşülen, özenle yapılan, büyük emek harcanan pek çok şey günümüzde çok kısa bir sürede tüketilebilir hale geldi artık. Seçenekler arttı. Rekabet arttı. Kalite arttı. Dolayısıyla insanlar bazı şeyleri zor beğenir oldu. Daha harcadığımız emeğin karşılığını alamadan, daha da iyisini yapabilmek için yeni bir yarışa sürüklendiğimiz günlerdeyiz. Durum bir şeyleri başarmak isteyen, çalışkan ve üretken kesim açısından böyle. Bir de tüm memnuniyetsizliğiyle yapılan hiçbir işi beğenmeyen, sadece tüketen bir taraf var. Örneğin; gazeteleri, dergileri açıyorum. Birilerinin ya da bir şeylerin hunharca eleştirilmediği yazı bulup da okuyabilmek resmen bir hayal olmuş. Televizyonu açıyorum, her kanalda yine birileri başka birilerini yerden yere vuruyor. Sebepsizce, öylesine. İnternete giriyorum, sosyal medya kaynıyor zaten böyle tiplerle. Öncelikle şunun bir farkına varmak gerekiyor bence: Bir şeylerin sizin beğeninize hitap etmediğini dile getirmek ile o şeyi sanki konunun uzmanı gibi eleştiri yağmuruna tutmak arasında çok fark var. Hani "Ağzı olan konuşuyor." derler ya, aynen o hesap. Çıkıp bir markanın yeni reklamını beğenmediğini söyleyebilirsin. Sana hitap etmemiş olabilir. Ama reklamcılık ve pazarlama konusundaki bilgin "İşte kapı kapı gezip satmaya çalışıyorlar falan, ben delikten bakıyorum onlar olunca açmıyorum zaten." gibi bir mantıkla sınırlı kalmışken, tutup da o marka neden o ünlüyü seçti, neden o müziği kullandı, neden sitesi böyle rengarenk diye yerden yere vurma güzel kardeşim. Kaldı ki o reklam zaten sana hitap etmiyor da olabilir. Adamların belki senin içinde bulunmadığın bambaşka bir hedef kitlesi var. Tamamen kendi beğenisi ve zevkini baz alarak, yapılan bir işe saldırmaktan ve aslında hiçbir şey bilmediği bir konu üzerinde atıp tutmaktan çekinmeyen insanlara şu aralar gerçekten hiç tahammülüm kalmadı. Bir de özellikle sosyal medyada bu tiplerin giderek popülerleşmesi sorunu var. Acaba insanlar büyük beğeni toplayan filmleri, takdir edilen girişimleri, çok büyük markaları ya da çok başarılı insanları böylesine eleştirebilen kişiliklerin bütün bu eleştirdikleri şeylerden daha üstün olduğunu mu sanıyor bilinçaltında? Bu yüzden mi sahte eleştirmenlerin sayısı gün geçtikçe katlanıyor? Gerçekten aklım almıyor. Yani konuyla ilgili pek bir fikrin yoktur, sadece sana hitap edip etmediğini dile getirirsin. Burada söz konusu olan bir tür beğenidir ve elbette ki herkes bunu paylaşabilir. Ya da, o konuda hatırı sayılır uzman birisindir ve tamamen içi dolu bir şekilde eleştirirsin. Belki sayısal verilerle, belki yeni teknik ve önerilerle gelirsin. Böylelikle yaptığın eleştiri karşıdan bakıldığında kötüymüş gibi görünse de aslında o işi yapan kişi için tamamen faydalı bir şey olur. Eleştirinin mantığı da budur.

Eleştiriler üzerine eleştiri yazısı yazarak kendi yarıçapımda bir Dexter ironisi de yarattığıma göre artık konuyu kapatma vakti gelmiştir. Son olarak şunu açıklığa kavuşturmak isterim: Çok büyük, başarılı işleri veya kişileri içi boş bir şekilde öylesine eleştirerek o konuda yükselip bir yerlere gelemezsiniz, zaten o konuda belirli bir yere geldiğiniz ve kendinizi kanıtladığınız için eleştiri yapmaya hakkınız olur. İnsanları aptal yerine koyayım derken, kendinizi aptal durumuna düşürmeyin derim. O hiçbir bilgiye, beceriye dayanmayan saçma özgüveninizle bir şeyleri eleştirip dururken, artan takipçilerinizle egonuzu pohpohlarken; aslında insanlar bu hal ve tavırlarınızı absürt bir şekilde komik bulduğu ve dalga geçip eğlenebildiği için sizi takip ediyor olmasın sakın?

28 Şubat 2015 Cumartesi

3 Senaryolu İletişim

İletişim dediğimiz şey, insanın aklına her çağda farklı bir şeyleri getirse de temel konseptin değiştiğini düşünmüyorum. Mağaralara çizilen şekillerden, dumanla iletişime; farklı dillerin oluşup konuşulmasından, günümüzde kullandığımız akıllı cep telefonlarına kadar aslında hep aynı senaryolardan muzdarip oldu bu iletişim. Evet, iletişim süreci 3 farklı senaryodan oluşuyor bana göre. Birinci senaryo; en basit haliyle çizilmiş, yazılmış ya da söylenmiş cümlenin kendisi. İkinci senaryo; bunları yazan, çizen ya da söyleyen kişinin aslında anlatmak istediği şey. Üçüncü senaryo ise; karşıdaki kişinin bu cümleden yaptığı çıkarım. Gelelim olasılıklara... Bütün senaryoların aynı anlamla sonuçlanması olabilecek en mükemmel kombinasyon tahmin edersiniz ki. Aslına bakarsanız sadece ikinci ve üçüncü senaryoların uyuşması yeterli sağlıklı bir iletişim için. Bazı durumlarda alıcı ile verici arasındaki cümle herhangi bir söz sanatı içeriyor olabilir. Kendi anlamından çıkıp mecaza kayabilir. Bu mecaz her iki taraf için de aynı anlama geldiği sürece bir sorun teşkil etmez. Bazen de kişi jest ve mimikleriyle, beden diliyle söylediği cümleyi kendi anlamından çıkarabilir. Karşısındaki kişi, cümleye yüklenen yeni anlamı alabiliyorsa yine bir sorun yoktur ortada. İkinci ve üçüncü senaryoların uyuşmadığı durumlarda ise iletişim ne yazık ki gerçekleşmez. Ya da gerçekleşmesi için yeni bir iletişim sürecine girilmesi gerekir. Bir kişi anlatmak istediği şeyi olduğu gibi, en yalın haliyle anlatsa bile karşısındaki bunu bambaşka bir şekilde yorumlayabilir. Çünkü bizler algıladığımız şeylere tamamen bilinçsiz bir şekilde kendi yorumumuzu da ekleyebiliyoruz maalesef. Ya da tam tersi bir senaryo düşünelim. Kişi gayet yalın bir cümle kurmuş olabilir ve karşısındaki de bu cümleyi olduğu gibi alabilir. Fakat söyleyen kişi, aslında yalın gibi görünen bu cümle ile başka bir şeyler ima etmek istemişse ne yazık ki iletişimde yine bir kopukluk söz konusu olur. Her iki taraf da gerçekten birbirini anlamak isterse, "Ben böyle söyledim ama aslında bunu ima etmiştim." ya da "Sen böyle söyleyince ben de bu şekilde yorumladım." gibi yeni bir sürece girerler ki geç de olsa iletişim sağlanmış olur. Peki ya 3 senaryonun da birbirinden farklı anlamlarla sonuçlanması durumunda neler olur? "Ben şunu ima etmiştim.", "Ama ben böyle yorumladım.", "O zaman o cümle ne alaka?" gibi savaş sinyallerini aldığınız anda topuklayın derim. Çünkü artık bu noktadan sonra işin içinden çıkamamanız için gereken tüm şartlar sağlanmış bulunuyor. İnatla devam etmek isteyenler için bir sonraki evre "into the wild" diyebilirim. Artık bu evrede kendi belgeselinizi mi çekersiniz, yoksa hayatta kalma mücadelenizi anlatan bir kitap mı yazarsınız orası size kalmış. Şaka maka bir yazının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. İletişimde kalın efendim.