27 Mart 2010 Cumartesi

God Is An Engineer

Bir arkadaş ortamında tıp okuyanlar ballismus, iktus, opistotonus diye artistlik yaparken mühendislik öğrencilerinin onlara sadece calculus cevabını verebilmesi ne de acı! Evet, itiraf etmeliyim ki hep bunun ezikliğini yaşadım, yaşıyorum ve yaşayacağım galiba. Benim için 14 mart Dünya Pi Günü, Einstein'ın doğum günü ve benim doğum günümden ibaretti. Bu kesinlikle bir tesadüf değildi. Babam içinse 14 mart demek öncelikle benim doğum günüm, sonrasında ise Tıp Bayramı demekti ve bu da bir tesadüf değildi. Sonuç olarak inatçının önde depar atanı olaraktan tıp yerine mühendislik okumayı tercih ettim. Bununla da yetinmeyip ODTÜ'ye geldim. "Yok artık, biz de abarttık ama çikolatasını abarttık sonra kekini kabarttık." gibilerinden biraz garip biraz iğrenç biraz da medyatik söylemlerle belki sizin görüşünüzle esprilerle beni eleştirdiğinizi duyar gibiyim. Öncelikle şunu öğrendim ki, ODTÜ'ye mühendis olmaya gelip "mööhendis" olup çıkıyorsunuz efendim. Arkadaşlarınız sizinle inek diye dalga geçerken siz onu bile e-neck diye anlıyorsunuz. Artık günde 2-3 saatten fazla uyuyabildiğim günlerimi özler oldum. Sürekli bir şeyleri ihmal ederek imkansız hesaplamaları yapar hale geldim. İleride alışkanlığa dönüşüp hayatımdaki önemli birçok şeyi ihmal etmeme sebep olabiliritesi kuvvetle muhtemel görünmesine rağmen, bu ihmal etme durumunun hesaplamalarla sınırlı kalmasını diliyorum. Bazen öyle anlar geliyor ki kafamı duvara sürtüp kıvılcım çıkarmak istiyorum. Hatta sonra abartıp "Oluşan sürtünme kuvvetini, duvarın sürtünme katsayısını, açığa çıkan ısıyı falan da hesaplar neşemi bulurum." diye geçiriyorum içimden. Biz ki, bir parça koparırken tuvalet kağıdı rulosuna kazandırdığımız açısal hızı, momentumu bile hesaplamış mühendis adaylarıyız. Biz ki yıllar yıllar öncesindeki Dünya Kupası maçlarında Hakan Şükür'ün İlhan Mansız'a gönderdiği pasın sinüs bileşeninin birkaç milimetre fazla olmasıyla birlikte atılabilecek golü hesaplayıp böyle bir şansı kaçırdığımıza üzülebilen çılgınlarız. Biz ki o permütasyon senin bu kombinasyon benim diyerekten türevini aldığımız hayata nanik yaparak integrali çakan muzurlarız. Biz ki "Oku, Düşün, Taşın, Üşüt" felsefesinden bir haber, açılımını Orta Doğu Teknik Üniversitesi sanarak ODTÜ'ye gelmiş zavallılarız. İşte tam olarak da bu yüzden ODTÜ'lü düşünüp tasarlıyor, İTÜ'lü yapıyor, Boğaziçi'li de kokteyline gidiyor. Gelin görün ki insan beyni bilgisayar misali. Hergün yeni bir değil on değil yüzlerce yeni bilgi yüklemek zorunda kalıyoruz. Fakat her bilgisayarın olduğu gibi her insan beyninin de kendi yarıçapında bir kapasitesi var. Yeni bilgileri yüklemek için eski gördüklerimizi, işimize yaramayacağını düşündüklerimizi seçip siliyoruz ne yazık ki. Sonra da alın size ezberci eğitim damgası! Böyle Bizans oyunlarını yemeyecek kadar büyüdük gelin görün ki. Rica ediyorum, format atmak zorunda bırakmayın bizi. Ve son olarak "Bir de siz Türkiye'nin kaymak tabakası olacaksınız." diye bize bir güzel fırça çeken sevgili hocama "Dünya'nın en büyük başarıları onların imkansız olduğunu anlayacak kadar zeki olmayan kimseler tarafından başarılmıştır." demek istiyorum.

11 Şubat 2010 Perşembe

The Curious Case of Banu Demir

Bir Benjamin Button olduğum gerçeğini dün gece uykuyla uyanıklık arasındayken fark ettim. Yıllar yıllar önceydi. Daha anaokuluna yeni başlamıştım. Şubat tatilinde Alanya'ya gitmiştik efendim. Ayşe Teyze gördü beni. "Ne kadar da büyümüşsün Banu." dedi. Bense bu lafı duymaktan bıkmış olduğumdan mı yoksa Ayşe Teyze'ye olan gıcıklığımdan mı bilmiyorum, "Evet, biraz yemek ve biraz suyun yapamayacağı şey yok gerçekten." demiştim. Yanımda anneannem dumur olmuştu. Ayşe Teyze dersini almamış olacak ki "Şimdi sen kaçıncı sınıftasın? 4 mü, 5 mi?" gibi bir soru daha yöneltti. Suratına baktım, dalga mı geçiyor acaba diye; ama gayet ciddiydi. Aradan yıllar geçti. 8. sınıfa geldim. Artık dolmuşta, otobüste falan öğrenci olduğuma inanmamaya, öğrenci kimliğimi istemeye başlamışlardı. Ardından Liselere Giriş Sınavı sonuçları açıklandı. Kazanmıştım! O yaz tatilinin bir kısmını Ankara'da geçirdik. Kuzenim orada arkadaşlarıyla falan tanıştırmıştı beni. "Kuzenim Banu, bu sene sınavı kazandı." gibi bir tanıştırma cümlesinin ardından gelen soruya bakın! "Öyle mi, hangi üniversite?" Hadi şimdi gel de böyle bir soruya "Ben aslında şey... Kem küm... Hede hödö... Lise hazırlık olacağım bu sene." de. Diyebilirsen de yani! Ben dedim şahsen. Bu cümlemin ardından beni garip bakışlardan kurtarmak için kuzenim "Kendisi Antalya'dan geldi." diye bir açıklama yapma gereği duydu. "Ha, belli zaten sulak yerde büyümüş!" kelimeleriyle kahkahalar bir olup hoş bir melodi oluşturdu ortamda. Tabi kime göre, neye göre?! Sonra, evde oturduğum zamanlarda sıkılıyorum diye "Komşunun kızıyla tanıştıralım seni, aynı yaştasınız." dediler. Neyse efendim, komşunun kızı geldi. Boyu anca belime falan geliyordu. Kardeşim bile daha büyük görünüyordu ondan. Bu durumda komşunun kızı mı komplekse girmeliydi, yoksa ben mi komplekse girmeliydim hiç bilememiştim. Kısa bir süre sonra kuaföre gitmiştim. Saçımı yapan kız "Buralı gibi görünmüyorsunuz, eşiniz mi buralı?" diye sordu bana. Ve malesef bu soru da şaka değildi! Bozuntuya vermedim, "Yok ben okuyorum daha." diye cevapladım. Kız inatla soru sormaya devam ediyordu. Sıradaki "Öyle mi, hangi üniversite?" oldu. Yine küçük bir kem kümün ardından liseye yeni başlayacağımı söyledim. Kız resmen dehşet dolu gözlerle bana baktı. "Kaç yaşındasın ki sen?" dedi. Lise yıllarımda da aynı problem beni takip etti. Plajda yanıma gelip tanışmaya çalışan Rus turistlerin yaşımı 21-22 diye tahmin ettiği zamanlarda ben sadece 14 yaşımdaydım! Aslında bazı avantajları da yok değildi. Mesela yazları hiçbir bar ya da diskoya girmek için kimlik göstermemi istemiyorlardı benden. Çünkü zaten 18'den büyük olduğumu düşünüyorlardı. Peki ya şimdi? Birkaç hafta önce kuafördeydim yine. Yöneltilen soru "18 var mısın sen?" oldu bu sefer. Artık otobüse falan bindiğimde öğrenci dediğimde kimse sorgulamıyor, paso bile göstermemi istemiyor. Bir bara girmek istediğimde mutlaka kimliğimi görmek istiyorlar. Hakkımda söylenen ağırbaşlı, hanım hanımcık, olgun sıfatları yerini tatlı, bıcır bıcır, muzur gibi sıfatlara bıraktı. Anlayacağınız, yıllar yaşça büyümeme sebep oluyordu ama görünüşüm de bir o kadar küçülüyordu. Ama şimdi buna sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilmiyorum. İcabında, "Ingaaa" diye zırlayacağım günler yakındır bu durumda...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Modern Kadın mı, Süper Kahraman mı Belli Değil!

Son birkaç yıldır gündemden hiç düşmeyen bir konu olmayı başarmıştır "modern kadın" kavramı. Modern kadın, yeri geldi bir makyaj harikası olarak düşünüldü; yeri geldi elinin hamuruyla erkeklerin işine burnunu sokan kadın olarak tanımlandı; yeri geldi kolay ulaşılabilir ve ucuz sanıldı! O ise, bir köşede sessiz sakin bir şekilde sadece okumakla yetindi hakkında yazılanları. Çünkü biliyordu ki, söyledikleri böyle insanların beyinlerinden sekip gidecekti suda kaydırılan taşlar gibi. Gerçekte kimdi bu modern kadın, peki? Mükemmel bir anne, yıllar geçmiş olmasına rağmen eşine hala ilk tanıştıkları gün olduğu gibi seksi, güzel ve sempatik görünebilen bir sevgili, her işten anlayan bir ev kadını, hemen hemen sanatın her dalıyla ilgisi olan bir entellektüel ve iş hayatında da oldukça başarılı biri... Evet, ta kendisi! Peki geçip giden bu yıllar "modern kadın" tanımını bu derece genişletmişken neden "modern erkek" kavramında bir değişime sebep olmamıştı. Modern erkek yine aynı erkekti. İşine gider, parasını kazanır, evine döner. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur?! Anlaşılan, yıllarca çalışmasına dahi izin verilmemiş olan kadın, artık modern sıfatına layık olabilmek için bütün bu şeyleri tek başına başarmalıydı. Artık bir "süper kahraman" olması bekleniyordu ondan. İşler böyle olunca "Modern yaşam evliliği öldürüyor mu?" sorusu ortaya çıktı. Oysaki, evliliği öldüren modern yaşam değil, modern kavramının erkek ve kadına eşit bir şekilde paylaştırılmamış olmasıydı. Ev işlerinde eşine yardımcı olan, çocuklarıyla ilgilenen, işinde başarılı, bazen sırf eşini mutlu etmek adına tuttuğu takımın maçını izlemektense operaya bilet alabilen, anlayışlı bir erkek olsaydı "modern erkek"in tanımı, işte belki o zaman gerçeğe dönüşürdü günümüzün evcilik oyunları.

31 Ocak 2010 Pazar

Mütevazı Bir Narsistim Ben!

Herhangi bir konuda yanlış bilgilere sahip olmakla kalmayıp bu bilgilere dayanarak karşısındakileri eleştiren insanlara kesinlikle tahammülüm yoktur. Mesela, kendini sevmekle kendini beğenmiş biri olmak aynı şeyler değildir. İnsanın kendini sevmesi gerekli bir şeydir, çünkü kendini sevemeyen biri başkalarını da sevemez. Ben kendini beğenmiş biri değilim. Sadece artılarımın ve eksilerimin farkındayım, elimden geldiği kadar yanlışlarımı düzeltmeye çalışıyorum ve kendimi böyle kabul ediyorum. Bu farkındalığa dayanarak kimse bana kendini beğenmiş etiketi yapıştıramaz. Karşınızdaki biri size "Bugün harika görünüyorsun." dediğinde verebileceğiniz üç temel cevap vardır, bu cevaplar da sizin kişiliğinizi yansıtır. İlk olarak, "Evet, biliyorum. Ben her zaman harikayımdır zaten." gibi bir cevap verebilirsiniz ki işte bu sizin narsistlik hanenizde artı bir puan demektir. Ya da, "Teşekkür ederim." gibi gayet kısa, öz ve kibar bir cevabı seçebilirsiniz ki bu olması gerekendir. Mütevazılık hanenize artı bir puan eklenmiştir. Son olarak, "Yok canım, berbat görünüyorum. Gözlerimin altına bir baksana. Saçlarım da yağlı biraz. Bu etek bacaklarımı da çarpık göstermiş. Sanki biraz da ruhsuz bakıyorum. Resmen zombiye benziyorum ya." şeklinde bir cevap seçebilirsiniz ki işte şimdi durum biraz vahimdir. Böyle bir cevabın iki sebebi olabilir. Ya kişi gerçekten kendini sevemiyordur, ne kadar kötü yanı varsa hep onları görüyordur; ya da kendi çapında mütevazı görünmeye çalışıyordur. Ama mütevazılık kesinlikle bu değildir. İnsanın kendini olduğundan daha küçük görmesi ya da göstermesi, başarabileceği şeyleri başaramayacağını söylemesi tamamen zavallıca ve ödlekçe bir davranıştır. Genellikle böyle bir davranışla içten içe insanların beklentilerini azaltmak amaçlanır. Oysaki mütevazı olarak tanımlanan insan yeteneklerinin farkındadır, sadece bunları reklam malzemesi olarak kullanmaz. Mütevazı bir insan kalitelidir. Kendisine söylenen şeylere alçakgönüllülükle cevap veriyorsa ya da küçük bir gülümsemeyle teşekkür ediyor sesini çıkarmıyorsa kalitesindendir. (Bir de mütevazi ile mütevazı kelimelerini karıştıranlar vardır ki bu konuya hiç uzun uzadıya girmek istemiyorum. Mütevazı demek alçakgönüllü demektir, mütevazi ise birbirine paralel olan şeyler için kullanılır efendim. Küçük çapta bir cinnete sebep olmayalım, lütfen dikkat edelim.) Sonuç olarak, umarım bir daha birileri bir iltifat karşısında sadece kibarca teşekkür ettiğim için, karşılığında kendimi yerden yere vuracak cümleler kurmadığım için ve kendimi bu halimle kabul ettiğim için hakkımda narsistin teki diye düşünmez. Çünkü diğer sefere tekrar bir uyarı yapacak kadar insaflı olmayabilirim. Ve evet, bu bir tehdittir. Yerseniz!

30 Ocak 2010 Cumartesi

İnsanlar İzah Edemediklerini Mizah Ederler!

Kimileri uzun uzun sayfalarca yazmayı tercih eder, kimileri kelimeden tasarruf edip şiire yönelir, kimilerininse tasarruftan anladığı tek bir karenin içindeki çizgilerle onlarca sayfalık bir olayı anlatabilmektir. Bu karelerin birçoğu güncel olaylar üzerinedir. İsteyen elbette daha kalıcı, genel bir konu seçebilir. Karikatür, özellikle gençlerin gözdesidir. Arkadaş ortamında, herhangi bir karikatürden alınmak suretiyle yapılmış olan bir espriyi anlamamak, dışlanma hatta dışkı muamelesi görme sebebidir. Eğer bir kişi bir karikatüre gülmüyorsa bunun iki anlamı olabilir: Ya karikatürde anlatılana katılmıyordur, tam tersini düşünüyordur ya da karikatürü anlamamıştır. Karikatür demişken Selçuk Erdem, Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Uğur Gürsoy gibi üstadları saymadan edemeyeceğim. Hele ki "Fırat"ı okurken aldığım keyfi tarif edebileceğim kelimeler ne yazık ki henüz türetilmiş değil. Ağzından çıkan her cümle istisnasız dillere dolanır, slogan olur. Elinizde olmadan Fırat gibi konuşmaya başladığınızı görürsünüz bir süre sonra. "Eneem, ne de güzelmiş ki senin bu kazağın.", "Yok yea, bununla bir şey yaparım ki ben!", "Komedi şakası filmi izleyelim mi?", "Kızı ağzından öptü filmde!", "Bilgisayarda ders bileceğim ben anne.", "Meğerse burası benim evimmiş.", "İnnatayna, subaneke dinimiz amin." gibilerinden cümleler hayatınızın bir parçası oluverir sinsi gibi. Bu cümleleri kullandığınız ortamlardaki insanlar da Fırat okuruysa sorun yok, fakat böyle bir bücürün varlığından haberdar değillerse işte o zaman sizin akıl sağlığınızdan şüphe etmeye başlayabilirler. Yine de... Beslenir ki bu çocuk!

27 Ocak 2010 Çarşamba

"Tim Burton" bir yaşam tarzıdır!

Her ne kadar bazılarına göre Tim Burton, IQ'su ayakkabı numarasından ufak olan bireyler için filmler çeken başarısız bir yönetmen olsa da birçok kişiye göre onun adını bile görmek yeterlidir bir filme gitmek için. Dünya üzerinde kaç tane yönetmen vardır ki; şu an yaşadığımız olayları çocukluk hallerimizle yorumlayabilmemizi sağlayan? Küçükken yatağa girdiğimizde dinlemekten zevk aldığımız birbirinden acayip bir o kadar da gizemli masalların çoğunun sonunu öğrenememişizdir, çünkü uyku denen sevimli şey daha masalın bitmesini beklemeden bizi alıp başka başka masalların diyarına götürmüştür. İşte onun filmlerinde yıllarca sadece hayal edebildiğimiz sonları görürüz. İster kısa olsun ister uzun, her filmiyle izleyicisini tatmin etmeyi başarmış bir yönetmendir o. Hepi topu 6 dakika dahi sürmeyen Vincent'ı izlerken bile, hangi duygusuz kalkıp filmden etkilenmediğini söyleyebilir?! Balmumuna daldırılmış bir teyze, zombiye dönüşmüş korkunç bir köpek, Edgar Allan Poe, diri diri gömüldüğü sanılan fakat aslında olmayan bir eş, annenin çiçekliği çıkan kazılmış bir mezar, ev tarafından ele geçirildiğini düşünme sorunsalı, tabuttan gelen korkunç istekler ve kırılan duvardan uzanan iskelet eller... Hepsi sadece 7 yaşındaki bir çocuğun hayal gücünün eseri. Böylesine çılgınca, inanılmaz bir dünyada ben de yaşadım itiraf etmeliyim ki. Bu yüzdendir Vincent ile özdeşleştirmem kendimi ve bu yüzdendir sırf hayal kurduğu için onu anlamaya çalışmadan bağırıp çağıran kızan annesine olan nefretim belki. Hiçkimse boyundan büyük hayalleri olduğu için suçlanamaz ki! Sonra hayatıma Beetlejuice girdi. Filmin müzikleri bile beni benden almaya yetti. Küçükken hepimiz korkmuşuzdur elbet ölü ve ruh tarzı şeylerden. İşte bu filmle daha 6 yaşındayken bütün önyargılarımı kırmıştım ben. Hayranı olduğum o çizgili çoraplardan bulup da aldırana kadar anneme dünyayı dar etmiştim açıkçası. Edward Scissorhands göründü uzaklardan, biraz masalsı. İyi niyetli ama korkutucu... Sanki bir tutam da farklı... Kalıplaşmış bir düzenin ortasında varolma çabası veren, ne yazık ki başaramayan bir zavallı... İlk o filmde gördüm karın nasıl yağdığını. Damağımda hissettim gerçek bir eleştirinin tadını. En iyi sanat yönetmenliği dalında Oscar alan Sleepy Hollow'a düştü sonra yolum. Biraz fantastik, biraz mistik... Korkak bir cesurun hikayesi... Böyle de ironik yaşar işte hayatı kendisi. Zaten cesur dediğimiz insanlar da korkmaktan korkanlar değil midir ki?! Boncuk boncuk ağlamama sebep olan Big Fish'ten de bahsetmek isterim tabi. Gerçek mi, değil mi derken deviriveriyor farkında bile olmadan insan bu koca filmi. Dakikalarca hatta saatlerce anlayamadığınız ama anlamaya çalıştığınız, uğruna kabız olduğunuz olaylar örgüsünün çözümünü izlerken pürdikkat bir şekilde, resmen orgazmı yaşarsınız o birkaç saniyede. Corpse Bride... Başka bir Tim Burton mucizesi... Beetlejuice filminde de olduğu gibi gerçek dünyanın karanlığına, soğukluğuna, kasvetine ve düşmanca hallerine inat ölüler diyarı rengarenk, canlı, eğlenceli, sıcacık ve hareketlidir. Bir yandan gülümserken dudaklarınız, diğer yandan akmaya başlar gözyaşlarınız. "If I touch a burning candel, I can't feel the pain. Cut me with a knife and it's still the same." sözleri hala aklımdadır. Emily ve onun tüm bohemliği... Tim Burton ve Johnny Depp ikilisinin ortalığı dağıttığı bir film daha... Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street! Erkeklerde "rüyalarında sürekli müşterilerini gırtlaklayan berberler görme" gibi bir sendroma ve beraberinde berber fobisine sebep olabilme olasılığı yüksek gibi görünen bu film aslında Altın Küre'nin biricik sahibi ve de sahibesidir. Sonuç olarak efendim, tüm bu yazdıklarıma rağmen Tim Burton ve filmleri hakkında hala atıp tutacak ve "Tim Burton'ı beğenmiyorum." şeklinde kendi yarıçapında onun üzerinden karizma yapmaya çalışacak birini görürsem, hiç acımam! Kafasını duvara sürtmek suretiyle kıvılcım çıkarırım! Saygılar...
Beetlejuice Beetlejuice Beetlejuice!
PS: Sadece şansımı denemek istedim...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Teşekkürler

Bloguma yer verip yazımı yayınlamış olan HABERTURK gazetesine teşekkürü bir borç bilirim efendim. And haftanın blogger'ı ödülü goes to... Şaka bir yana, tam da finallerimin bittiği gün "Featured blogger olmuşsun!" şeklinde aldığım onlarca telefon ve mesaj hoş bir sürpriz oldu bana. Mutlu oldum. Çok mutlu oldum. Çok çok mutlu oldum! :)

8 Ocak 2010 Cuma

Final Countdown

*30500 adet bol kahvelisinden Nescafe 3'ü 1 arada aldım. Söz konusu sabahlara kadar uyumadan ders çalışmaksa anca yeter!
*Çalışılacak bütün notları ve kitapları ders ders, konu konu ayırdım, düzenledim.
*Gayet acımasız bir çalışma programı hazırladım. Mazoşist miyim neyim?!
*Programa uymadığım takdirde uygulanmak üzere bir de ceza sistemi geliştirdim.
*Gözlerimin altında morluklar oluşmaya başladı ama sorun değil.
*Bu aralar zombi gibi de görünebilirim, umrumda değil.
*Yüzümdeki sivilce sayısı da finallere kalan gün sayısıyla ters orantılı bir şekilde artış göstermekte.
*Daha önce uyku denilen şey gözüme hiç bu kadar tatlı görünmemişti. Ama yapamam!
*Eti Cici Bebe bağımlısı oldum. Bu kötü bir şey mi bilmiyorum. Trans yağ içermeyen, 12 vitamin ve 7 mineral barındıran, prebiyotik bir şey ne kadar kötü olabilir ki?
*Bazı günler kendimi derse kaptırıp yemek yemeyi de unutuyorum.
*Midemi farkında olmadan günde 6-7 litre su ile dolduruyorum.
*Öyle anlar geliyor ki kendimi gözlerimi tavana dikmiş bir şekilde bir şeyler düşünürken yakalıyorum ama düşündüğüm şeyin ne olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum.
*Finallerin bitmesiyle birlikte ilk uçakla Antalya'ya döneceğim günü düşünüyorum, kendimi böyle motive etmeye çalışıyorum.
*Rüyalarımda bile soru çözüyorum hatta o sırada uyanabilirsem kalkıp soruyu ve çözümü bir kenara not ediyorum.
*Her sınav haftası olduğu gibi yine ellerim terlemeye başladı.
*İşin komik tarafı da şu ki hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir sınav için kendimi tam olarak hazır hissedemedim. Fakat hep iyi notlar aldım. Belki de başarımın sırrını bu kargaşa ve heyecana borçluyum. Bilmiyorum.
*Evet, ben bir ODTÜlüyüm ve mühendislik okuyorum.
*Bana sorarsanız, bütün bu anlattıklarıma rağmen halimden gayet de memnunum ;)

3 Ocak 2010 Pazar

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, şimdi kafamda uçuşuyorlar!

Klişe ama gerçektir ki ne erkekler kızları anlarlar, ne de kızlar erkekleri. Bir kız evden çıkarken 30500 tane şeyi kontrol etmiş olmasına rağmen hala "kesin bir şeyler unuttum" düşüncesiyle gerginliğin doruklarında gezerken, bir erkek gayet rahat bir şekilde kapıyı çekip çıkabilir kilitleme zahmetine bile girmeden. Bir erkek için araba candır, ciğerdir. Ona harcanan paralar helal olsundur. Bir kız içinse kozmetik ürünleri vazgeçilmezdir, onlar verilen her kuruşu hakediyordur. Takımının maçlarına bulduğu bir kombine biletle havaya uçan erkek, bir kız için ne ifade ediyorsa; Prada çanta aldığında etekleri zil çalan kız da bir erkek için onu ifade ediyordur. Erkekler için bir öğün olarak sadece salata ve sebze yemek ne kadar garip ve mide bulandırıcıysa, kızlar için de tepeleme etle doldurulmuş bir tabak öyledir. Zaten hemen ardından "Müsadenizle" gibi kurtarıcı bir kelime kullanılarak lavaboya koşulur ve bu sefer amaç makyaj tazelemek falan da değildir!* Bir kız alışverişe gitmeden önce o ayın hemen hemen bütün moda dergilerini karıştırır. Ardından o alışveriş merkezi senin bu alışveriş merkezi benim gezer durur. Hoşuna giden bir şey gördüğünde, onu alma isteği anında ihtiyaca dönüşür. Bir erkekse mağazaya girer, seçer, dener, satın alır ve çıkar. Bir kız küçücük şeyleri bile yorumlama ve kafasına takma konusunda uzmandır. Bir erkekse bazen gayet önemli bir durumu bile görmezden gelebilir. Herkesin yeni olduğu bir ortamda erkekler 5 dakikada kaynaşıp, akşama bir halı saha maçı bile ayarlayabilirlerken; kızlar saatlerce, günlerce, haftalarca bazen abartıp aylarca sadece birbirlerini gözlemleyip önyargılarda bulunma eğilimindedirler. Erkekler genelde lafı dolandırmadan ne söylemek isterlerse direkt onu söylerler. Kızlarınsa tek bir cümlesi bile mecaz-ı mürselinden hüsn-i taliline, kinayesinden tecahül-i arifine kadar yüzlerce sanat barındırabilir içinde. Bu yüzdendir ki erkekler kızları hep karmaşık ve anlaşılmaz bulurlar. Kızlar ise erkeğin ağzından çıkan tek bir "Merhaba" kelimesinde bile hayal edilemeyecek kadar anlam bulabilirler. Geçen gün otobüsteyim, gayet şık giyimli bir bey teşrif etti otobüse. Tek boş yer de öndeki bayanın yanı gibi görünüyordu. Beyimiz kibar bir şekilde "Yanınız boş mu acaba?" diye sordu. Aldığı cevapsa aynen şu oldu: Benim bir nişanlım var ve birbirimizi çok seviyoruz! Buyur burdan yak bakalım! Yahu, adam sana sadece yanındaki koltuğun boş olup olmadığını sordu nezaketen, sense saniyede ne hikayeler uydurdun kafandan! Bak yine aklıma geldi, sinirlendim. Daha fazla devam edemeyeceğim. İki nokta yan yana der ve bu yazıyı burada bitiririm. (Bilirsiniz işte iki nokta yan yana.. Yeni trend. Üç noktayı görüntü olarak çok uzun bulup sadece nokta koymak da istemeyenler için... Bence yakında bunun üç nokta üst üste versiyonu da çıkar. Neden olmasın?)
*Vejeteryan değilim, hayır!

27 Aralık 2009 Pazar

365 Days Of Banu

Mevsimlerden ilkbahar... Hayat güzel mi güzeldir benim için. Güneş yeniden göz kırpmaya başlamıştır bana. Kuşlar, böcekler, çiçekler... Sanırım bir aşık olduğumda, bir de ilkbahar geldiğinde farkında oluyorum varlıklarının. Vakit, çıkarılıp bir köşeye fırlatılma vaktidir insanı olduğundan 30500 kilo fazla gösteren lanet olası montların. Takdir edersiniz ki biraz zaman alıyor bot, mont tarzı şeylere alışması benim gibi bir Antalyalının. Artık sonu gelmiştir buz tutmuş yollarda yapılan hokkabazlıkların. Ders çıkışlarında en izlenesi görüntüdür akın akın fizik çimlerine koşuşturması insanların. Anında jonglörler, capoeira yapanlar, gitar çalanlar, şarkı söyleyenler, kedilerle köpeklerle oynayanlar, ağaç gölgelerinde kitap okuyanlar, sevgilisine sarılarak çimlerde güneşlenmeye gelenler sarıverir etrafımı. Bir gökkuşağında yaşadığımı hissederim bazen. Her renkten, her dilden, her görüşten bir sürü insan... İlkbaharın tek kötü yanı, insanın içini kıpır kıpır edebilecek binlerce faktör sayılabilecekken son midtermler ve ardından da finaller için çalışma salonlarında ya da kütüphanelerde kampa girmek zorunda olduğumuz bir döneme denk gelmesidir. Yine de severek yaşarım kendisini.


Ve yaz mevsimi gelir. Hoş gelir, sefalar getirir. Erkekler tarafından da en çok bilinen yargılardan biridir ki biz kızlar sıcağı severiz. Çünkü metabolizmamız ne yazık ki bir erkeğinkine göre çok daha düşüktür ve sıcak havayla kendimizi adeta tatmin ederiz. Nedenini bilmiyorum ama benim tahmin edilemeyecek kadar yüksek sıcaklıklara kadar dayanabilme gibi bir özelliğim var. Antalya'da nemle birlikte hissedilen sıcaklığın 60 derecelere yaklaştığı bir günde odamın kapısı, penceresi kapalı; üzerimde yorganla uyuyup kaldığım günleri bilirim. Archaea mıyım neyim?!


Yaz mevsimi benim için gündüzleri plajda ya da havuz kenarında şemsiyeli kokteyl çubukları olan içkimden yudumlayıp, arada sırada kendimi denize ya da havuza atıp kızgın kumlardan serin sulara moduna girmek; geceleriyse bazen arkadaşlarla deniz kenarına gidip gitar çalıp şarkı söylemek bazense bir bara ya da diskoya gidip eğlencenin dibine vurmak, eğer canım gece çıkmak istemiyorsa da kendime muzlu bir milkshake hazırlayıp hoş bir filmi seyre dalmak demek. Sınav kaygısı olmadan, yarına bitirilmesi gereken projelerim olmadan, sayfalarca sürecek bir essay ya da bir lab raporu yazma zorunluluğum olmadan hiç görmediğim yerlere gidip yepyeni şeyler keşfetmek, Japon bir turist misali milyonlarca fotoğraf çekmek... Rüya gibi ama gerçek! Pabucumun Sprite'ı! Gördüğün gibi acımasız olmayan gerçekler de varmış. İtirazı olan?!

Sonbahar... Kışın habercisidir. Bu bile benim için, sonbaharı sevmemek için bir sebeptir. Okullar açılır. İstenilen dersleri kapabilmek, derslere kayıt yaptırabilmek, muafiyet sınavlarına girmek, sonuçları takip etmek gibi bir koşuşturma maratonu da başlar böylelikle. Ağaçların yaprakları o güzelim yemyeşil renklerine veda eder, sararıp solar ve ağacı terkeder. Yağmurlar vardır bir de, kışın yağacak olan kara hazırlar insanları. Sonbaharın gelmesiyle birlikte her taraf birdenbire kahverengi olur sanki. Artık ne ilkbaharın gökkuşağı ne de yaz mevsiminin capcanlı yeşili ve mavisi vardır etrafta. Buz gibi içkilerin yerini sıcak çikolatalar, kahveler almaya başlar. Birkaç hafta öncesine kadar gezip tozduğum, eğlendiğim sokaklara artık sadece yağmur damlalarıyla süslenmiş camlardan bakabilecek olmam ne de acı! Pencerenin karşısına her geçişimde iç geçiririm. Çünkü yazın gelmesine daha çok vardır. Ben de hayallere dalarım. Sıcağı iliklerime kadar hissettiğim bir yaz günü...
Kış mevsimi kapıyı çalar sinsi gibi. Artık kahverengi bile aranır olur. Her yer siyahtır çünkü. Güneş bile küsüp yüzünü göstermez olur. İlerleyen haftalarda ya da aylarda kar yağmaya başlar. (Kendileriyle daha geçen sene tanıştım ben!) İşte bu belki bir derece etrafı bakılası kılar kışın ortasında. Kardanadamlar yapılır, kartopu oynanır. Eğlencelidir. Ama soğuk bir eğlence! Elleriniz buz tutar, oda sıcaklığına girdiğiniz anda ise şaşılacak bir yanma hissi alır da başını gider. Yanımdan geçen arabanın rüzgarından bile hasta olabilecek bir bünyeye sahipken sanırım kimse kış mevsimini ve soğuk havayı sevmemi bekleyemez benden. Bu yüzdendir ki her kış mevsimini "Bitse de gitsek!" modunda geçiririm...

25 Aralık 2009 Cuma

Alaaddin'in Kırmızı Donu

"Hayattan beklentim, kırmızı bir dondan beklediklerimle aynı." dedi ve derse noktayı koydu Utku. Her 365 günde bir yaşıyoruz bunu. Ana haber bültenleri, aralık ayının sonlarına doğru acayip programlara dönüşüyor, yeni yıl ve kırmızı iç çamaşırı alışverişi konulu. Dergilerin aralık ayı içeriği oldum olası yeni yıldır zaten. "Yılbaşında nereye gitmeli? Neler yapmalı? Ne giymeli? Ne takmalı, takıştırmalı?" gibi soru cümleleriyle de süslenir kapakları. Hatta genelde bu yazıların arka planında da Noel Mama kıyafeti giymiş hoş bir hatun bulunur. Eurovision'da Kıbrıs'ın oylama sonuçları açıklanırken "12 points goes to Greece!" cümlesini duyduğumda ne kadar şaşırıyorsam, bahsettiğim dergi kapaklarına bakarken de en fazla o kadar şaşırıyorum şahsen. Gelelim benim 2010'dan beklediklerime... Az sonra okuyacaklarınız tamamen bilinçli bir şekilde ve hiçbir baskı altında kalmadan yazıldı.
1. Bir Tim Burton filminde oynamak istiyorum, karşımda da muhtemelen Johnny Depp oynar. Yani Tim öyle ister diye düşünüyorum.
2. Calculus sınavlarından artık hep 100 almak istiyorum.
3. Kendi fotoğraf sergimi açmak istiyorum.
4. Porsche istiyorum. Olmazsa bir Ferrari ya da Lamborghini de işimi görür.
5. Baleye devam etmek istiyorum.
6. Haftalık spor programıma her hafta uyabilmek istiyorum.
7. Bol bol tatil olsun, Antalya'ya gitmek için de bana gün doğsun istiyorum.
8. Limitsiz kredi kartı istiyorum.
9. Yaz tatilinin bir kısmını yurt dışında geçirmek istiyorum.
10. Google kadar bilgili olmak istiyorum. Öğrenmek istiyorum, her şeyi bilmek istiyorum. Çünkü onun benden daha fazla şey bildiği gerçeğini hazmedemiyorum.
Not: Okuduğunuz liste sonsuza kadar uzayabilme potansiyeli göstermektedir ve yazar da bu potansiyeli kinetiğe çevirmekten hiç çekinmeyecek biridir. Şu an geçiriyor olduğunuz şokun etkisinden kurtulmak için lütfen yazarın safkan balık burcu olduğunu kafanızın bir köşesine not edin ve yazıyı tekrar okuyup buna göre değerlendirin.

22 Aralık 2009 Salı

Banu Demir is in a relationship with "Karışık Izgara"

Karışık Izgara... Gidilen mekanda ne tarz et yiyeceğine karar veremeyen, "Ondan mı yesem, bundan mı yesem, ayy şu da çok güzel görünüyor aslında, düşündüm de bu da fena değilmiş." diyen insanları menüdeki her şeyden sipariş verme gaflet ve dalaletinden kurtaran "yengen"e (bkz:yegane) alternatiftir. Pilavından patates kızartmasına "misss"ler gibi vitamin dolu salatasına nasıl da süsler insanın rüyalarını. Nar gibi kızarmış "30500" et çeşidini saymaya gerek bile yok sanırım zira birazcık ama çok azcık(!) uzun sürebilir. Tabi diğer bir yandan kendileri kalori ve kolestrol bombasıdır, konsantre kalp krizidir orası ayrı efendim. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse yine de ona hayır diyebilecek pek de babayiğit yoktur şimdi! Hadi hadi, kandırmayın kendinizi ;)
Evet! Yedim, tekrar yedim, tekrar tekrar yedim. Pişman değilim! Şimdi ver elini spor salonu, yüzme havuzu =)
Önümüzdeki haftanın konusu: Sirlon Steak

19 Aralık 2009 Cumartesi

Reklam Kokan Hareketler Bunlar

Bazı reklamcıların, reklamın tanımından başlayarak yeniden reklamcılık okumalarını tavsiye ediyorum. Elbette bir reklamın ilginç ve ilgi çekici olması gerek. Ancak bu şekilde insanlarda merak uyandırabilir ve ilgi odağı haline gelebilir. Fakat söz konusu reklamcılık olduğu zaman, ilginç ve ilgi çekici kavramları sözlük tanımının dışına çıkıyor ve biraz sınırları daraltılıyor. Çünkü eğer bir reklam gereğinden fazla bu tanımlara uyuyorsa, o zaman ürünün önüne geçebiliyor. Yıllar önceydi. Bir adamın arabasını sağa sola çarparak hatta üzerine fil oturtarak, dergide beğendiği arabaya benzetmeye çalışmasını konu edinen bir reklam çıkmıştı. Özellikle reklamın sonunda arabadaki elemanların hoş bir müzik eşliğinde (Husan-Bhangra Knights) kafalarını basit harmonik hareket yaparmışçasına bir öne bir arkaya doğru sallamaları hala birçok kişi tarafından gülücüklerle hatırlanır. Reklamı ilk izlediğimde bir araba reklamı olduğunu anlamıştım elbette. Ancak hangi marka olduğuna dikkat etmemiştim. Çünkü tamamen gelişen olaya konsantre olmuştum. "Daha ne gibi çılgınlıklar yapacak bu adam böyle? Gitti araba, parça pinçik oldu!" gibi cümlelerle de beynimi oyalıyordum. Sonraki izleyişlerimde ise hep beğendiğim sahnenin gelmesini bekleyip izledikten sonra kanalı zaplıyordum. Anlayacağınız o markanın ne olduğuna dair fikir sahibi olan sadece gördüğüm her şeyi bir kamera misali kaydeden bilinçaltımdı. Ben hiçbir zaman bilmedim, bilemedim. Ta ki az önce bir Google sayfası açıp aratana kadar. Peugeot! Evet, bildiğim bir marka ama hala o reklamın herhangi bir sahnesinde markaya dair bir kare yakalayamıyorum zihnimde. Mutlaka vardı markaya dair bir sahne, ancak reklamın ihtişamı bir yutan eleman misali markanın adını siliyordu zihinlerden. Bu reklam sadece bir örnekti. Daha ne reklamlar var bunun gibi.
Bazı reklamlar da var ki hem kendinden hem de tanıttığı üründen uzunca bir zaman bahsettirmeyi başarabiliyor. Yine yıllar önceydi.
"Çarçur, harvur al al al al,
Deli gibi deli gibi al al al al,
Paraları paraları saç saç saç saç,
Saç saç saç... Saçma!
Geleceğini harcama.
Avivasa biriktirir, geleceğini biriktirir,
Geleceğini biriktirir Avivasa biriktirir."
Aradan onca zaman geçmesine rağmen hala saniyesi saniyesine, piksel piksel hatırlıyorum bu reklamı. Canım sıkıldıkça, aklıma geldikçe mırıldanıyorum bile. İşte böyle... Olay, markayı reklamın içinde ahenkle dans ettirebilmekte, ikisine birlikte kulak memesi kıvamı verebilmekte.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz demeyin, dikkat edin!

16 Aralık 2009 Çarşamba

Çikolatalı Fondüde Boğulma Sorunsalı

Kendisi aslında İsviçre-Fransa yapımı olan fondünün ilki ve en ünlüsü peynir fondüdür. Daha sonra elemanın birinin kafasına dank etmesi suretiyle çikolatalısı ortaya çıkmış. Benmari usulü eritilmiş kışkırtıcı çikolatanın üzerine bir miktar da süt eklenerek hazırlanan sos yanında dilimlenmiş kivi, muz, çilek, ananas ya da arzu edilen diğer tropikal meyveler... Çikolatanın altında yanan mum ki uzunca bir sohbet sırasında bile çikolatanın akışkanlığını korumasını sağlar... Her ısırıkta dudaklarınızın, ağzınızın tüm hücrelerinin çikolata banyosu yaptığı hissine kapılırsınız.. Yedikçe yemek.. Yedikçe yemek.. Tekrar yemek.. Tekrar tekrar yemek.. Hep yemek.. Çok yemek.. Yaşasın yemek yemek.. Sırayla tamamlanan bu evrelerin ardından bir şeker komasına girdiğinizi düşünmeye başlarsınız. Haksız da sayılmazsınız. Vücudunuzda tavan yapmış insülin hormonu sanki sizinle konuşmaya başlamıştır ve maaşına zam istemektedir. Son meyve dilimlerini çikolataya batırırsınız o sese kulak vermeden, duymamazlıktan gelerekten. Dudağınızda kalmış son çikolata damlalarını da dilinizle ham yapmışken içinizde bir ikilemle yüzleşmek zorunda kalırsınız. Bir yanda hafif, kelebekler gibi uçuran bir mutluluk diğer yanda alınmış yüzlerce kalorinin verdiği ağırlık. Her şeye rağmen yine yeni ve yeniden isterdim diye geçirerek içinizden ayrılırsınız mekandan...

The Ugly Truth

7 Aralık 2009 Pazartesi

"Ne Kadar Büyürsen Büyü, Sen Hep Bizim Küçük Kızımız Olacaksın!"

Güneş'in bizlere göz kırptığı son günlerden birinde arkadaşlarla çimlerde oturuyorduk. ODTÜ'de Güneş varsa "Fizik Çimleri"nde öğrenciler de vardır! Bir Newton Kanunu olmasa da bu böyle. Arkadaşım, ilkokuldan bir arkadaşına rastladı. Rastladı derken kızı erkek arkadaşıyla öpüşüp koklaşırken gördü sadece. Düşünülerek yapılmış bir espri miydi, yoksa ağzından bir anda öyle mi çıktı bilmiyorum ama "Küçükken hiç böyle şeyler yapmazdı." dedi. İşte benim bittiğim andı. Kafama dank etti! Etmez olaydı ama etti! Elden ne gelir ki? Büyüyoruz... Evet, bunu farketmem sanırım biraz zaman aldı. Her geçen gün kümülatif olarak artarken elimdeki ipuçları, ben nedense hiç birleştirmek istemedim onları. Elde edeceğim sonucu bilip korktuğumdan mı yoksa sadece hayatı daha gizemli kılmaya çalışmamdan mı bilmiyorum. Hatta bunu bile bilmek istemiyorum. Bir mühendislik öğrencisi olarak her şeyde neden ve sonuç aramaktan sıkıldım belki de. Daha mini mini birken, çalışkan ikiyken büyüdüğümde yapacaklarımla ilgili hayaller kurardım. Bu hayallere dalarken bile büyüdüğümü nereden bilebilirdim?! Her şey küçülen kıyafetler ve ayakkabılarla başladı. Hep böyle kandırılmadık mı? "Seneye küçülür, bir beden büyük alalım." klişesi hangimizin kabusu olmadı ki?! Aslında koca bir yalandı hepsi! Küçülen bir şey yoktu ortada. Bizler vardık. Büyüyen... Yavaş yavaş belirtiler farkedilir olmuştu. Artık babamın sırtında gezinip duran 20 kiloluk minik, tatlı kız çocuğu değildim. Annemin bana banyo yaptırdığı pazar akşamları da tarih olmuştu. Kimse gelip "Ne şirin şeysin sen böyle!" diyerekten yanaklarımı sıkmıyordu. Bu büyüklerin nesi var böyle derken, kendi yarıçapımda triplere girerken, aslında her şeyin benden daha doğrusu büyüyor olmamdan kaynaklandığını itiraf etmekten kaçıyordum. Yıllar böyle geçti gitti işte. Geldim 18'e. İlk işim ehliyet almak olmuştu. Kimlik falan sorduklarında artist bir şekilde ehliyetimi göstermeye başladım. (Hatta bunu hala yapıyorum, kahretsin!) Kendi adım ve soyadımın yazdığı mail adreslerini tercih eder oldum. Numaramı kendi üzerime aldım. Annemin ya da babamın doğum gününde kutlama mesajları gelmiyordu artık Turkcell'den. Kafamı yastığa koyar koymaz dalamıyordum uykuya, düşünülmesi gereken bir şeyler çıkıyordu mutlaka. Canım acıdığında avazım çıktığı kadar ağlayamıyordum. Bir şeye sinirlenip odama kaçtığımda artık kimse gönlümü almaya da gelmiyordu. 18'den sonra yaşımı bile söylemez olmuştum. En kötüsü de elimde kocaman valizlerle, kocaman bir şehirde artık yapayalnız kalmıştım. Ben büyürken hayallerim de küçülür olmuştu...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Nazdarovya!

Geçtiğimiz cumartesi ODTÜ, 26. kez "Cheers" dedi efendim. Eğri oturup doğru konuşalım, paraya kıymış şimdi organizasyon sahibi sevgili arkadaşlarımız. 1.sınıf kuşe kağıda basılmış devasa afişler, el ilanları, falanlar, filanlar gibi gibiler... Ücretsiz ring seferleri bile vardı saat başı. Her şey kapıya gelene kadar bir peri masalını andırıyordu adeta. Fakat, başımıza geleceklerden bihaberdik aslında.
Sorunsal 1: İçinde Sadece Tek Bir Molekül Alkol Barındıran İçkiler(!)
Partideki görevlilerin içki kavramına yeni bir açılım getirmesiyle ortaya çıkmış sorunsaldır kendileri. Malumunuz bu aralar bir şeylere yeni bir açılım getirmek pek moda. Hemen bir örnek vereyim... Votka-kola istediniz diyelim mesela. İçkiyi hazırlayan elemanımız değme illüzyonistlere taş çıkartacak bir el çabukluğuyla votka şişesini bardağa yaklaştırır ve çeker. İşte o saniyenin binde biri kadar geçen zaman diliminde bardağınıza 1 molekül alkol dökülür. Ardından bardak ağzına kadar buz ile doldurulur. Sonrasında boş kalan hacim ise kola ile telafi edilir. İçkiniz hazır. Afiyet bal şeker olsun! Fakat bu Bizans oyunlarına kanıp da ertesi gün "Dün gece partide 30500 bardak içtim abi, bana mısın demedim ya!" gibilerinden artistliklere hiç girmeyin. Tavsiye etmiyorum...
Sorunsal 2: Sifonu Bozuk, Kapı Kilidi Olmayan Tuvaletler
"Yiğidin malı meydandadır." anlayışıyla böyle bir şeye başvurduklarını düşündüm başta. Ama sonradan dank etti kafama. Kızlar tuvaleti ne alaka?! Peki ya sifonlarla nasıl bir alıp veremedikleri vardı acaba? Bence bu sorunun cevabı için de inmeliyiz çocukluklarına.
Sorunsal 3: Sarhoş Olmuş, Saçmalayan İnsan Topluluğu
Bu topluluktaki insanların bazıları zararsızdır. Ya kendi yarıçapında gülüp durur, ya gelir size birkaç soru sorup siz cevapladıkça mutlu olur, ya da dans eder kendini oradan oraya savurur. Bir de bu grubun dışında kalanlar vardır ki işte onlardan mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Fakat bir partiye gidiyorsanız oradaki sarhoş insanlarla başa çıkabilecek güçte olmalısınız. Aldığınız parti bileti sizin bu gibi durumları göze aldığınızın kanıtı niteliğindedir aslında. "Gülü seven dikenine katlanır." misali bir bakıma.
Sorunsal 4: Sürtünme Kuvveti
En fazla 200-300 kişi alabilecek bir mekana inatla 2000-3000 kişiyi sığdırmaya çalışmanın bir ürünüdür bu. Tam dans etmeye başlayacak olursunuz sağınızdan biri geçer. Sonra solunuzdan biri geçer. Sonra o geçen kişinin oluşturduğu saniyelik boşluktan faydalanmak isteyen bir insan topluluğu geçer. Sonra önünüzden biri geçer. O bir kişi hiçbir zaman yalnız kalmaz. Ardından mutlaka birileri onu takip eder. Arkanızda elemanın biri kopmuştur, üstünüze çıkacaktır neredeyse haberi yoktur. Bir sürtünme kuvvetidir, alır da başını gider. Bu sürtünmeler sonucu aşırı derecede ısı açığa çıkar. Parti mekanlarının, insanları üzerindeki her şeyi çıkarmaya sürükleyecek kadar sıcak olmasının en büyük sebebi de bu sürtünme kuvvetidir.
İşte durum böyle böyleyken, böyle böyle... "Cheers"a inat "Nazdarovya" diyorum efendim bu sene!

21 Kasım 2009 Cumartesi

Ayakkabısının Tekini Bulamamış Fake Külkedisi

"Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa, kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir." Diğer bir deyişle... "Ters gidebilecek her şey ters gidecektir." Ne güzel de demiş Murphy amcam! Saat sabahın daha "kargalar b.kunu yemeden" şeklinde bile tabir edilemeyecek kadar erkeni... Yağmurlu, fırtınalı, kapkaranlıkmış gibi algılanan ılık, güneşli bir midterm sabahı. Ey psikoloji sen nelere kadirsin! Masum kahramanımız (baş harfi Banu) günlerdir hatta haftalardır o grammer konusu senin bu kelime listesi benim çalışmıştır. Ee malumunuz insan beyni bilgisayar gibi, yer kalmayınca yüklemek için yeni bir bilgi, siliveriyor acımadan eski gereksiz gördüklerini. Peki ya bu silinenler arasında "Murphy Yasaları" da varsa?! Aynen şöyle oluyor efendim... Kahramanımız kalkıyor "laylaylom" modunda, hazırlanıyor, 30500. kez "kalem aldım, silgi aldım, uç aldım, anahtarlar da tamam, cep telefonum da kapalı, saatim de kolumda" kontrolü yaptıktan sonra kapıya yöneliyor sonunda. Vee... O da nesi?! Kayıp Şehrin Converse'ini bir türlü yırtamamış kızı ayakkabısının tekini bulamamaktadır. Arar, tarar. Oraya bakar, buraya bakar. Zaten vücudunda tavan yapmış olan adrenalin, artık fışkıracak bir yerler aramaya başlar. Daha dün "Banu prenses demek biliyor muydunuz? Ne kadar da bana uygun bir isim ya!" diye arkadaşlarının başının etini yiyen, yetinmeyip beyin çorbası yapan kahramanımız şimdi de ayakkabılarının kaybolması üzerine "Nasıl bir Külkedisi masalının içindeyim böyle?" diye geçirir içinden. Başka bir ayakkabı giyip olay yerinden ayrılır, yüzünde muzurca bir gülümsemeyle. Belki akşama aniden kapı çalınacaktır ve prens ayakkabısının tekini getirecektir ona. Çünkü onun için beyaz atlı prens diye bir şey gerçekten vardır ve prens birgün gelip onu bulacaktır...

15 Kasım 2009 Pazar

Ateş Seni Çağırıyor

Her küçük çocuğun hayalinde bir Mc Donald Amca yatar. Mc Donalds'ta doğum günü kutlamak, Oyuncaklı Çocuk Menüsü'nden aldırıp menünün yüzüne bile bakmadan oyuncağa takılıp kalmak, Mc Donald Amca'yla fotoğraf çektirmek bir çocuk için paha biçilemez eylemlerdir. Küçükken ne gözyaşları dökmüştüm ben de onun uğruna. Şimdi düşünüyorum da, sevgili anne ve babama teşekkürü bir borç bilirim aslında. Benim çocuk aklıma uyup her günün 3 öğününde gitseydik Mc Donalds'a, sanırım olamazdım şu an hayatta. Yıllar girdi araya. Peki ya sonra? Küçüklüğümüzün "100 yaşına gelince bile Mc Donalds'ta yiyeceğim ben", "Büyüyünce çocuklarım olursa ben onları hep Mc Donalds'a götüreceğim" gibilerinden komik ve sevimli cümleleri yalan oldu. Artık biz Burger King insanlarıydık. Ateş bizi çağırıyordu. Sonraları düşünmeye başladık bu ateş neden hep bizi ayağına çağırıyor da kendisi lütfedip gelmiyor yamacımıza diye. Ve Burger King "Evlere Servis"i başlatı. Televizyonlarda sürekli özellikle dışarıda yenilen hamburger, patates kızartması gibi şeylerin sağlıksızlığı üzerine konuşmalar dönmeye başladı. Ve Burger King trans yağ asidi içermeyen kızartma yağı kullanmaya başladığını açıkladı. Belli ki sevgimiz karşılıklıydı. Artık dışarıdayken acıkıldığında, evde ya da yurtta arkadaş ortamında, alışveriş merkezlerinde en üst katta Burger King oldu tercih ettiğimiz nokta. Kimilerimiz şarkılar yazdı Whopper Menu uğruna. Kimilerimiz için vazgeçilmez olmuştu Burger King Milkshake'i sıcak yaz aylarında. Kimilerimiz elinde bir Big King ile giderdi FRP'de kralı oynamaya. Şimdi diyoruz ki "Bir tek Burger King'imiz olsun, bize bir şey olmaz". Çocukken Mc Donalds için söylediğimiz şeyler nasıl komik geliyorsa şu an, yaşlarımız kemale erdiğinde de Burger King için söylediklerimiz öyle gelecek aslında. Çünkü o yaş bizim terfi yaşımız olacak. "Hamburger İnsanı" olmaktan çıkıp birer "Pizza İnsanı"na dönüşeceğiz eninde sonunda. Şimdi gitmem gerek ama. Ateş beni çağırıyorken hala...

12 Kasım 2009 Perşembe

Singing In The Rain

Bugün yağmur vardı ODTÜ'de... ODTÜ'de diyorum çünkü genel olarak Ankara'daki hava durumu hakkında pek bir bilgim yok. Bizim okula kar yağarken Bahçeli, Tunalı güllük güneşlik olabiliyor mesela. İlginç. Alışması da biraz zor sanki ama imkansız değil. Neyse konumuz da zaten bu değil. Bu hafta fizik labımın olmaması erkenden odacığıma koşup, pencerenin karşısına geçip yağmuru izleme zevkini yaşamama olanak verdi. Aslında bunun bir zevk olduğundan şüpheliyim. Biraz ironik bir durum. Sağdan limitini almaya kalksak, yağmur denilen şey; seni olduğundan XL gösteren montlar giymek, şemsiye taşımak, biraz da şanssız isen açtığın şemsiyenin rüzgarda ters dönmesi ve eciş bücüş olmasıyla başa çıkmak zorunda kalmak, hasta olmak ve ardından sana binbir çeşit bitki çayı ya da çorba yapabilecek birilerini aramak, yanından geçen arabaların üzerine su sıçratmasıyla küplere binmek, eğer arabanın içindeki sensen üzerine su sıçrattığın kişi ya da kişilerden küfür yemek, güneşin bulutlar tarafından istilaya uğradığı karanlığımsı görüntünün psikolojine oyunlar oynamasına izin vermemek için çaba harcamak fakat kişiden kişiye değişebilecek bir süreden sonra yenilgiyi kabul etmek anlamına geliyor. Soldan limitini alacak olursak, garip bir şekilde bütün olumsuzluklarına rağmen hiçbir şeyi kafaya takmadan çıkıp çılgınlar gibi altında ıslanmak, giderek yükselen bir ses tonuyla sokağın ortasında şarkılar söyleyip dans etmek, ıslaklığın tadını çıkarmak, etrafındaki insanları nereden geldiğin ya da nasıl bir deli olduğun hakkında düşünmeye zorlamak, odanda pencerenin önünde oturup en sevdiğin kupana doldurduğun sıcak çikolata ya da bol köpüklü bir kahve eşliğinde onu izlemek ve içini doldurduğu o garip hissi anlamaya çalışmadan sadece yaşamak anlamına gelir yağmur. Ben de tam olarak öyle yaptım. Aslında isterdim ki bir de şömine olsun. İçinden gelen çıtır çıtır sesler, yağmurun cama vurup kaçarken çıkardığı sesle birleşip kulağımda bir melodi oluştursun. Gözlerim alevin kahverengiden kırmızıya, kırmızıdan turuncuya geçişine tanık olsun. Olmadı. Sağlık olsun...

24 Ekim 2009 Cumartesi

Mastering Physics Assignments

Mastering Physics Kitabı: 45 TL
Fizik Lab Kitabı: 6.5 TL
Fizik Çıkmış Sorular Kitabı: 6.75 TL
Fizik için Hesap Makinesi: 50 TL
Haftalık Mastering Physics ödevini bitirmenin verdiği huzur paha biçilemez!

18 Ekim 2009 Pazar

Emir Kipinde Hayatlar

Saat gecenin korkutucu karanlığını saçmalık geçerken
Soğuktan köşede büzülüp kalmış bir beden
Neredeyse yaşam belirtisi bile göstermeyen
Solmuş, donuk bir ten...
İşte ben!
Varlığımın içine gizlenen yokluğu tüm berbatlığıyla hissederken
Aslında arınmak istiyorum bütün kinlerimden
Hey Nirvana nerelerdesin?
Hangi cehennemdesin?!
Prospektüsümü okuyun demiştim kullanmadan önce beni
Tek kullanımlığımdır hayatınıza bir kez girdim mi
Gün gelir benden kurtarmak isterseniz kalan hikayenizi
Çeker giderim itirazsız, dönmemek üzere geri...
Gözyaşlarım yağmaya başlarken üzerinize
Belki aklınızdan geçerim kısa bir süreliğine, öylesine...
Artık kendinize saklayın emir kiplerinizi
Anlamsız, kartlaşmış cümlelerinizi
Duymak bile istemiyorum tek kelimesini!
Noktalarla, ünlemlerle sınırlandıramam hayallerimi...
Her birinin yarası bende gizli
Sakın anlamaya da çalışmayın çelişkilerimi
Çünkü onlar düşünebildiğimi gösterir ki
İşte, siz bunu yapamazsınız
Hayat için fazla yaramazsınız!

Oyunbozan(!)

Bilinmeyenlerle dolu denklemlere hapsolmuşum
Limitin uzandığı karanlık sonsuzluğum
Ve dopdolu bir boşluğum...
Milyon parçalı bir puzzle'ın parçasıyım kaybolan
Ne küfürler sarfedilmiştir kimbilir arkamdan
Ta kendisiyim ben, karşınızda oyunbozan!
Mutasyon geçirmiş genlerimin sırları
DNA'mın perde arkası
Tüm hakları saklı!
Küçüklüğümün desen desen kurdeleleri
Kararmış şimdi güzelim renkleri
Farkım yok bir körden
Etrafımdaki her şey simsiyah sanki
Püskürttüğüm Nemesis laneti
Beğenmediniz mi hediyemi?
Çam sakızı çoban armağanı misali
Böyle besliyorum işte hiçliğimdeki nefretleri
Benim de bir kalbim var elbet parçaları birleştirirsek
Bir çay kaşığı sevgi, üzerine serpilmiş umut kırıntıları
İşte tam olarak bunlar gerek
Tüm zıtlıkları ortak bir paydada toplayıp hayat demişler adına
Sadece bir acı biber tadında benim yaşantımsa
Ana menüden sonra sıra tatlılara da gelecek mi acaba?
Hey garson baksana buraya!
Bu acımasız disiplin de neden?
Oynamıyorum artık ben!

15 Ekim 2009 Perşembe

Big Bag Theory

"Big Bag" pek çok erkek tarafından anlaşılamayan, hayli karmaşık olduğu düşünülen bir teoridir. Aslında formulize edildiğinde basit bir toplama işleminden ibaret olduğu görülür. Öncelikle biz kızların her an her türlü duruma hazır olma gibi bir kaygısı olduğu bilinmelidir. Örneğin; hiç hesapta yokken hormonlarımızın bize küçük bir oyunu sonucu acilen bir orkid ihtiyacımız belirebilir. Ya da yine hiç hesapta yokken sevgilimiz bizi akşam yemeğine davet edebilir ve biraz şanssızsak eve gidecek vaktimiz de yoktur. Ya da bir kapkaç ustasının hedefinde olabiliriz. Arabamızda güle eğlene giderken trafiğe takılabiliriz. Siz erkekler, buraya dikkat! Aklınıza gelebilecek ne kadar acil durum senaryosu varsa hepsini çantamızı hazırlarken yazarız biz. Evden tam donanımlı bir şekilde çıkarız. Çünkü ancak o zaman içimiz rahat eder. Koskocaman süslü püslü bir anahtarlığın ucundaki anahtar kümesi, rimelinden rujuna allığından pulluğuna hatta ojesine göz kalemine kadar bütün makyaj malzemelerimizin sığabileceği bir makyaj çantası, "ne olur ne olmaz" hırkası ya da ceketi, 1 adet form bisküvi, ipod, fotoğraf makinesi, cep telefonu ya da telefonları, küçük bir şişe su, parfüm, güneş gözlüğü, kağıt, kalem, cüzdan (ki bu cüzdan genelde erkek cüzdanlarının 2 katı büyüklükte olur nedeni bilinmez), flash disk, okunabilecek bir kitap veya dergi, orkid, yara bandı, ağrı kesici, ıslak mendil, selpak, lens suyu ve kabı, kart cüzdanı, nemlendirici krem, biber gazı sprey gibi bir listenin hakkından ancak büyük bir çanta gelebilir. İşte buna kısaca "Big Bag Theory" diyoruz... En azından ben öyle dedim şu an. Uydurmuş da olabilirim. Bazen yapıyorum böyle. Şimdi gelelim bunun sizin açınızdan faydalarına. Büyük çantalı bir kızla çıkmaktan korkmayın. O çantanın bir yerlerinde mutlaka cüzdanı vardır. Bir yere giderseniz hesabı sizin üstünüze yıkmaz, yıkamaz. Çünkü "Cüzdanımı evde unutmuşum." gibi bir bahaneyi kullanamaz. Kullansa da garip kaçar. Sonra sormazlar mı adama "Cüzdanın bile yoksa içinde, ne var o koca çantanın dibinde?" diye! Ayrıca büyük çantalı bir kız, günlük hayatında o kadar şeyi taşımaya alışık olduğu için birlikte tatile falan gittiğinizde bavullarını size taşıtmaz. Bunu başarabilecek laktik asit kaslarındaki asil liflerde mevcuttur! Kimisi ise sadece öğrencidir. Kitaplarını elinde taşımamak için böyle bir yola başvurduğu söylenebilir. Kimileriyse evden kaçmış bile olabilir. Kimbilir?!

6 Ekim 2009 Salı

Nightmare Before Calculus

Ne kadar inkar etmeye çalışsam da hayatım tam bir matematik işleminden ibaret aslında. Ben "O" noktasıyım. Merkezim. İşte tam da bu noktada başlıyor belki de narsistliğim. Yarıçapım kadar uzağımda milyonlarca yaşanmış ya da yaşanacak olan olaylar silsilesi... Bazen düşünüyorum hızımın türevini alıp ivmelenmeyi, yerçekimine bana mısın bile demeden uçup gidebilmeyi. Hayatıma girenler oluyor kimi zaman. Yeni arkadaşlar, taze kanlar... Eskileriyle topluyor, harmanlıyorum. Elbette hayatımdan çıkanlar da var. Eksilen sayıyı ne kadar kendim belirleyebilsem de çıkanlara ve dolayısıyla kalanlara müdahale etmek elimde olmuyor kimi zaman. Hangimiz ters çevrilip çarpılmıyoruz ki şu hayatta? Kimilerimiz limitle kanka olup sonsuza ulaşma hayalleri kurarken, kimilerimizse analitik düzlemde yapayalnız bir noktayı oynuyor. Bense alınmaması gereken bir x değeriyim saygıdeğer y için! Denklemi tanımsızlığa sürükleyen yaramazın tekiyim. İşin kötü tarafı çözülebileceğim bir formül yok. Hayatım boyunca o kadar soru çözdüm ama ben bile kendimi çözemedim ki hala! Yaşamın cilvesi bu işte. Kimileri için hayat; yüzlerce bilinmeyeni olan tek başına bir denklemken, kimileri içinse 2 Stewart, 1 Menelaus teoremiyle çıkabilecek bir sonuç sadece!

29 Eylül 2009 Salı

Tokio Drift

Ve işte Tokyo'dayım. Amma da kalabalıkmış. Tam da benim gibi bir Antalyalıya layık hava var: sıcak ve nemli. Şehir merkezine doğru ilerliyorum. Karşımda tüm ihtişamıyla İmparatorluk Sarayı beni karşılıyor. Ipodumda yüzümü gülümseten bir şarkı: Jewel-Intuition... Diyor ki; I'm just a simple girl in a high tech digital world. Birilerinin hislerinize tercüman olması durumu vardır ya hani, işte öyle bir şey. Etrafımdan insanlar gelip geçiyor. Hepsinin elinde daha önce görmediğim model telefonlar ki bazılarının telefon olduğunu bile uzun bir gözlem sonucu anlayabiliyorum. Onların kendiliğinden enfes bir şekilde dolanabilen kulaklık kabloları da yok, bunu farkediyorum. Teknoloji kısa süreli çekiciliğini kaybettikten sonra gözümde, hayvanat bahçesine gitmeye karar veriyorum. Orada gördüklerim sanırım bana tanıdık gelen tek şey şu an için. Bir otobüse atlayıp şehir turuma kaldığım yerden devam ediyorum. Yine bizdekinden biraz farklı olarak hemen hemen bütün insanlar kitap, gazete, dergi gibi şeyler okumakla meşgul otobüste. Gazeteleri de bizimkilere pek benzemiyor, daha uzun. Otobüsten inip yolda tesadüfen farkettiğim bir galeriye dalıyorum. İçeride bir resim sergisi var. Orada benim yaşlarımda bir çocukla tanışıyorum. Adının Ronin olduğunu söylüyor. "Efendisiz samurai anlamına geliyor değil mi?" diye soruyorum. Bunu bilmemi biraz şaşkınlıkla karşılayıp sonra gülümseyerek onay veriyor. Sıcakkanlı biri diye düşünüyorum. Bana sergiyi gezdirmek istediğini söylüyor. Nezaketen kabul etmek zorunda kalıyorum. "Belki de ilgimi çeken bir şeyler yoktur, şöyle bir göz gezdirip çıkardım kendi başıma olsaydım" diye geçiriyorum içimden ama resimlere baktığımda yanıldığımı anlıyorum. Sonraları Ronin'in sergiyi açan ressam olduğunu öğreniyorum. Sanatçı ruhlu bir erkek... Kulağa hoş geliyor elbet. Buradaki ilk günüm olduğunu öğrenince beni sushi yemeye davet ediyor. "Akıllım bunlardan Türkiye'de de var, defalarca yedim ki ben." diyesim geliyor ama kendimi susturmayı başarıyorum. Yemekten sonra kahve içmeye gidiyoruz. Önüme gelen Türk kahvesini görünce şaşırıyorum. "Sürpriiiizzz" diyor. Güzel, eğlenceli bir günün ardından kahve içtiğimiz yerden de ayrılıyoruz. Hesabı yine ödememe izin vermiyor. Artık geç olduğunu, kalmam gereken otele gidip uyumak istediğimi söylüyorum. Evine davet ediyor! Bunu nezaketen yaptığını düşünsem de diğer yandan "O bir Japon, Banu! Bu insanlar balığın pişmesini bile beklemez." diyorum kendi kendime. "İyi geceler" diyerek ayrılıyorum.
Uyanıyorum. Uzunca bir filmi izledikten veya kalın bir kitabı okuduktan sonra gelişen bütün olayların bir rüya olduğunu öğrenmekten nefret etmeme rağmen bilinçaltımın bana neden böyle bir oyun oynadığını anlayamıyorum...

19 Eylül 2009 Cumartesi

B and S

1 yeni mesaj alındı.
Tarih: Yıllardan 2006 ve güzel bir yaz sabahı (en azından o ana kadar öyleydi)
Gönderen: Bilinmeyen bir numara
-Selam, naber? Numaranı Elif'ten aldım umarım sorun olmaz.
-Sen de kimsin?
-Ben Selçuk :)
-Peki neden numaramı aldığını sorabilir miyim? Dün akşam yeteri kadar delirttin zaten beni!
-Seni daha çok sinir edebilmek için..
-Harika(!)

***

1 mesaj gönderildi.
Tarih: Yıllardan 2007 ve bu sefer kış mevsimi
Gönderilen: Selçuk Kızılkaya
-Selam Selçuk naber?
-Sen kimsin?
-Ben kalender meşrebim
-Komik olduğunu mu sanıyorsun?!
-Evet
-Saçmalama. Kim olduğunu söyle ya da bye bye!
-Tamam ya ben Banu!
-Harika(!)

***

Welcome to Facebook!
Artık yıllardan 2008 ve yine bir yaz mevsimi...
First Name: Banu
Last Name: Demir
Your Email: Bla bla bla
Password: Bla bla bla
Banu Demir and Selçuk Kızılkaya are now friends. (Şaka gibi ama gerçek)
Banu's Status: Tribal enfeksiyon!
Selçuk's Status: Ben çok iyi bir insanım ya!

***

Yıllardan 2009...
Banu oturum açtı.
Selçuk meşgul.
-Selçuukkk ben blog açtım!
-Logon var mı?
-Birkaç arkadaş denedi ama beğenmedim. Bilmiyorum, iş başa düştü yine sanırım =))
-İstersen ben yaparım bir şeyler
-Olur ki
Blablabla.jpg dosyası alındı.
-Nasıl olmuş?
-Beğendim, teşekkür ederim.
-Önemli değil görevimiz ;) Değiştirmek istediğin bir şeyler olursa söylersin yine hallederiz.
-Tamam :) Sen cidden iyi biri oldun artık galiba...
-Öyleyim. Ee sen de artık bir teşekkür edersin bana herhalde blogundan :p
-Olduu! İmzanı atsaydın altına bir de istersen!!!

***

Teşekkür ederim :)

13 Eylül 2009 Pazar

"Sen ve Ben" Denklemi

Katy Perry sahneye çıktı. "Bu söyleyeceğim ilk parça bütün eski erkek arkadaşlara gelsin." dedi ve devam etti. You're so gay! Evet, şarkının adı tam olarak da buydu. Daha cümlesi bitmeden, müzik bile girmeden konser alanında cırtlak bir çığlık duyuldu. Ne kadar terkedilmiş, aldatılmış, kalbi kırılmış kız varsa deli gibi bağırıyordu. Erkeklere gelince, onlar sırf Katy Perry'e olan hayranlıklarından seslerini çıkaramadılar ama gözlerindeki irisin alev rengini almasından pek de memnun olmadıkları apaçık ortadaydı. Benim de hayatıma bulaşanlarınız oldu. Kiminiz beni gerçekten de karşılıksızca, öylesine sevdi; kiminizse sürekli bir beklenti içindeydi. Evet, bir şeyler bekliyordunuz sürekli karşınızdakinden. Çünkü doğumunuzdan bu yana "Her başarılı erkeğin ardında ona kaş göz yapan bir kadın vardır." zırvalıklarıyla büyüdünüz, büyüyorsunuz. Aslını isterseniz hiç büyümeyeceksiniz! Kendi sahip olacağınız başarıyı bile bir kadının yapmasını beklerken ve bunu kendinize bile itiraf edemez, içten içe inkar etmeye çalışırken aynı zamanda onların hiçbir işe yaramadıklarını ya da isteseler bile bir erkek kadar olamayacaklarını düşünmeniz ne de acı! Çünkü biz kızlar istersek her şeyi yapabiliriz, yaptırabiliriz. Sorun şu ki ne yazık ki bazen bunu farketmemiz biraz zaman alıyor. Tanrı gerçekten de işini biliyor. Ancak bizim gibi mazoşistler sizin gibi narsistlere aşık olurdu zaten. Kimileriniz benim yanımdayken çok mutlu olacağını düşündü. Kimileriniz beni bir melek yaptı, koydu. Kendini tamamladığımı düşünenleriniz, hatta beni hayata bağlanma sebebi olarak görenleriniz oldu. Şunu itiraf etmeliyim ki aslında bunların hepsi beni gerçekten çok mutlu etti. Ama anlamanız gereken ufak bir ayrıntı vardı. Sizi gerçekten mutlu etmiş olabilirim, size gerçekten bir melek kadar iyi de davranmış olabilirim, belki sizden çok daha fazlasını hakedecek kadar mükemmeldim de... Ama ben bir kızım. Sadece bir kız... Keşke siz de böyle görebilseydiniz beni. Başka başka anlamlar yükleme zahmetine hiç girmeseydiniz. Ne bir iyilik perisi, ne de bir kurtarıcı... Sıfatlara ihtiyacım yoktu ki ben olmam için. Belki de bu yüzden "sen ve ben" denkleminin sonucu her zaman "biz" olmuyor. Bu kadar üstünüze gittiğim yeter; çünkü sizin de haklı olduğunuz noktalar yok değil. Biz kızlar sevgililerimizin dibe vurmasından hoşlanırken aynı zamanda onların en tepede olmalarını isteriz. Düşünmekte, kafa patlatmakta, hakkında filmler çekmekte, cilt cilt ansiklopedi olabilecek kalınlıkta kitaplar yazmakta haklısınız. Kadınlar ne ister?! Size bir sır vereyim. Ne istediğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoktur aslında. Bunu kendimiz bile bilmezken sizden anlamanızı beklememiz biraz trajikomik ve zalimce kabul etmeliyim ki. Ve bu durumda sanırım eşitlendik. Siz erkeksiniz, bizlerse kız. Sıcakla soğuk, siyahla beyaz olmak gibi... Her şey zıttıyla var. Derken... Katy Perry ikinci şarkısına başladı. Hot N Cold...

Yutan Eleman: Ama

Bağlaçtır... Olsa bir türlü olmasa bir türlüdür... Severek kullanırız kendilerini(!) Ama... İşte sorun da başlıyor tam olarak burada. Kullanıldığı andan itibaren öncesinde gelen milyonlarca cümleyi bir çırpıda, sadece iki hecede silebilecek güce sahiptir ki zaten görevi de budur işin aslı. Bu yüzden "ama" için en uygun terim "Türkçe'nin yutan elemanı"dır bence. Zamanında pek çok "ama" ile karşılaştım. "Banu çok haklısın ama..." Bu ama içinde çaresizliği barındırır mesela. Söyleyen kişinin benimle aynı fikirde olduğundan neredeyse eminimdir ama öylesine bir sebep vardır ki onu bu cümleyi beklenenin tam tersi şekilde bitirmeye zorlar malesef! "Banu abartıyorsun, yeter ama!" İşte asabi olan "ama". "Banu mükemmel bir insansın bunu tartışmam ama..." Ardından gelecek eleştiri yağmurunun habercisi olan "ama". "Banu seninle gelmek isterdim ama..." İşte bu da "Seninle gelmek istediğim falan yok aslında. Sadece kırılma, üzülme, klasik balık burcu triplerine girme diye bir bahane bulmaya çalışıyorum işte şurda!" demenin daha kibar yolu. Ve sırada en yıkıcı "ama"lardan biri... "Banu seni seviyorum ama..." Oktan bir aşk hikayemi boktan bir aşk hikayesine çeviren "ama"... Sevmiyorum işte bu kelimeyi kardeşim, gelmeyin bana böyle Bizans oyunlarıyla! Zaman kaybından ibaret bir kelime... Onu sarfettiğiniz anda nasılsa önce söylediklerinizin hiçbir anlamı kalmayacak. Bir kulaktan girip diğerinden çıkacak! Öyleyse bu boşa çaba neden?! Türetildiğin güne lanet okuyorum... Ama...

11 Eylül 2009 Cuma

Pabucumun Mango'su

Nedir efendim bu Mango? Kendileri İstanbul'da doğup 1968 yılında İspanya'ya göçen Nahman ve İsak Andıç Ermay kardeşlerin 1984'te kurdukları, şu an dünyanın pek çok ülkesinde yüzlerce mağazası olan hazır giyim markasıdır. Her yıl, birbirinden güzel tasarımlarıyla biz kızların gönlünü tekrar tekrar çelmeyi başarır bu şeytan tüylü. Depresyona girdiğimizde, erkek arkadaşımızdan ayrıldığımızda, yakın bir arkadaşımızla kavga ettiğimizde, duygusal bir film izleyip hüngür hüngür ağlarkene gidip bir Mango mağazasında unutmaz mıyız hepsini? Adeta bir kadın terapi merkezi görevi yüklememiş miyizdir ona? Mağazadan içeri adım attığımızda sanki bir Toreador'un bize "Presence" açtığını hissederiz. İşin ironik tarafı bunun bilincinde olmamıza rağmen karşı koymak aklımızın ucundan dahi geçmez hiçbir zaman. 5 cm'lik bir eteğe yüzlerce lira vermeyi umursamayız ordayken. Erkek arkadaşımızı kolundan tutup çekmişliğimiz de çoktur özellikle indirim günlerinde. Sıkılacağını, bezeceğini, içinden küfredeceğini hatta küçük yarıçapta cinnet bile geçirebileceğini bildiğimiz halde yaparız bunu. İşte tam da bu yüzden "Mango Mağduru Erkek" diye bir şey çıkmıştır ortaya. Gelelim sadede... Sıradan bir gündü efendim. Klasik bir Cepa turundayız arkadaşlarla. Beğendiğim ayakkabılar Mango vitrininden bana göz kırpıp duruyordu. Duyguları da karşılıksız değildi hani. Deneyip almak için içeri girdim. Görevlinin bana uygun numaraların hepsinin vitrinde olduğunu ancak sezon sonunda vitrinden kalktığında telefon numaramı bırakırsam bana dönebileceklerini söylemesi üzerine bir hışımla dışarı çıktım. Pek sevgili arkadaşlarım beni teselli etmek için Mavi'ye gitmeyi önerdiler. Gittik... Gördük... Beğendik... Aldık... Evet, çok daha güzel bir ayakkabıydı bu üstelik. "Demek ki neymiş, her işte bir hayır varmış." diye geçirdim içimden, hafiften... Huhh! Pabucumun Mango'su! Sanki bütün güzel ayakkabılar sende!

"Chuck"ma Ajan Chuck

Hatırlar mısın bilmem Chuck... Bir gece dışarı çıkmıştık hani, kıymetli arabanı kullanmama izin vermemiştin her zamanki gibi. Arka fonda tanıdık bir ses... Evet, Oasis... En sevdiğimiz... Wonderwall! Bir tutam kısık ses ve yüzlerimizdeki bir çay kaşığını doldurmayacak hafif bir gülümsemeyle eşlik etmiştik şarkıya, belki biraz çekinerek, belki de farkında bile olmadan bilmeyerek... "I don't believe that anybody feels the way I do about you now". Murphy Yasaları ne der bilirsin Chuck: Ters gidebilecek her şey ters gidecektir. Nitekim o gece de öyle olmuştu. Birden etrafımızı Fast&Furious'ta gördüklerimizden ve görebileceklerimizden çok daha hızlı arabalarla çevrilmiş bulduk. İçlerinde Matrix'ten fırlama Men in Black... O an ikimiz de farkındaydık başa çıkamayacağımızın ve kaçmanın tek seçeneğimiz olduğunun. Evet, Braveheart falan değiliz ama zaten cesur dediğimiz insanlar da korkmaktan korkanlar değil midir Chuck? Belki farklı bir bakış açısı... Birazcık... O an sana ne dediğimi hatırlıyor musun? "Sür şu arabayı Chuck, acele et! Yapabilirsin! Sen en iyisisin Chuck! Sen yapamazsan kimse yapamaz." Aslında doğruyu söylemek gerekirse sen en iyisi falan değildin Chuck. Ama o zaman bunu başarabilecek tek kişiydin ve yapmak zorundaydın. Bir "Poh Poh Perisi" olarak görevimin hakkını verdiğimi düşünüyorum. Başarmıştın Chuck! Ve hatta sonrasında böbürlenerek, 32 dişinle birlikte gülümseyerek "Gücümüzün kusuruna bakmayın, beyler." demiştin. Başarmış olmanın verdiği sarhoş edici mutluluktan olsa gerek... İtiraf etmeliyim Chuck çok pis gaza geliyorsun. Ama seni sevimli gösteren şey de buydu aslında. Pepino'dan daha egzotik bir meyve, Jack Daniels'tan daha mükemmel bir viski, Jim Carrey'den daha komik bir aktör gibi görünüyordun o an gözüme... Herneyse... Hani bazen en iyisinin bu olduğunu bildiğmiz halde kötü hissederiz ya kendimizi... İşte bu yazıyı yazmak da şu an benim için tünelin sonundaki bir ışık mı yoksa bir tır mı ikilemine rağmen ilerlemekten farksız. Çünkü sen, senin için yazılan bütün bu şeylerden habersiz dünyanın diğer ucunda belki de "Şimdi bir Adriana Lima olsa da yesek" diye geçiriyorsun içinden. Her şeye rağmen itiraf etmeliyim ki Chuck, o kadar tatlısın ki üstünde kurabiye yapmak istiyorum! (bkz:bir gıda mühendisliği öğrencisinden itiraflar)

9 Eylül 2009 Çarşamba

Jenga


Her ne kadar bir ortama gidildiğinde Monopoly, Tabu, Scrabble, Trivial gibi oyunlar karşısında basitliği nedeniyle (yap-boz-yık olay bu yani arkadaş) fazla şansı olmadığı düşünülse de aslında kendi yarıçapında çok da güzel bir felsefeye sahiptir Jenga! İlk dizilim yeni doğmuş bir insanı simgeler. Tahtaların çekilip kulenin yükselmesi ise ilerleyen insan hayatına benzer. Ancak bununla birlikte elemanımız altta sahip olduğu tahtaları da birer birer kaybeder. Bu da insanın sahip olduklarını, yaşanmışlıklarını veya sevdiklerini birer birer kaybetmesi gibidir. Oyuncu istediği tahtayı istediği şekilde çekebilir. Fakat dikkatli olmalıdır çünkü bu oyunun kaderini belirler. Tıpkı insanın hayatındaki yol ayrımlarında verdiği kararların hayatına yön vermesi gibi... Ve oyuncu ne kadar başarılı olursa olsun kule elbet yıkılacaktır, insan hayatının eninde sonunda son bulması gibi... Tabi arkadaş grubunda simetri hastalığı olan biri varsa bu felsefe bile kurtaramaz oyunu. Diğer bir yönden bakacak olursak oyun aynı zamanda insandaki bitmek bilmeyen yükselme arzusunu da eleştirir. Genlerimizden gelen aza kanaat etmeme, doymama, hep daha fazlasını isteme duygularımız yüzünden güzelim kulenin aralarını boşaltırız. Sonrası mı? "Bir bakmışsın ben yokmuşum" oluruz...

Benjamin Button İronisi

Kimilerimiz çocukluk fotoğraflarımıza özlem dolu gözlerle bakarız. Hayatımızın en saf, en dertsiz tasasız, en eğlenceli anılarıyla dolu çocukluğumuza... Çocuk olmanın verdiği rahatlık, fazla bir şey bilmemenin verdiği hafiflik... Sorumsuzluk... Bir daha istesek de asla tadamayacağımız tatlar... "O daha küçük ablası, abisi" gibilerinden savunmalar... Tek sıkıntımızın oyuncak arabalarımızın hızı, Barbie bebeklerimizin kıyafetleri olduğu zamanlar... O günlere dönebilmek için elimizdeki her şeyi feda etmeyi göze alırız oysaki. Kimilerimize göreyse hayat büyüdükçe, farkına vardıkça, öğrenip olgunlaştıkça güzel. Elbette küçükken herkesin hayalidir büyümek. Ama o dönemlerde kurulan büyüme hayallerimizde koca bir eksiklik vardır. Kötü yanlar... Çünkü adı üstünde çocuğuz, daha kötünün ne demek olduğunu bile bilmezken onu nasıl hayal edebiliriz ki?! Yere düşünce, Barbie bebeğimizin kafası kopunca, oyuncak arabamız bozulunca, annemiz en sevdiğimiz tatlıdan 3.tabağı yememize izin vermeyince, zırt pırt orda burda şurda istediğimiz şeylerden biri alınmayınca döktüğümüz gözyaşlarını büyüyünce kalp kırıklıkları, ayrılıklar, yenilen kazıklar, pişmanlıklar yüzünden dökeceğimizi nasıl tahmin edebiliriz ki? Edemeyiz.. Edemedik de zaten! Şimdi hepimizin hayali gerçek oldu. Büyüdük! Başımız göğe erdi(!) Laylaylom! Artık anladık ki büyük olmak da kusursuz değilmiş... Sonra düşünmeye başladık. Küçükken büyümek istedik, büyüdük çocukluğumuzu özledik. Keşke her ikisini birden yapabilmenin bir yolu olsaydı. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... İşte günlerden birgün Benjamin Button doğdu. Bütün sorularımıza yanıt olarak. 70 yaşındaki birinin bilgisine, deneyimine sahipken gencecik olabilmek... Bunu da ne yazık ki sadece hayal edebildik sonra üstüne filmini çektik. Shakespeare'den bugüne epey zaman geçti... Hemen hemen her şey değişti. O söz gibi... Bir Benjamin Button olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu artık...