Huyumuz
kurusun ki kategorize etmeden duramıyoruz, durdurulamıyoruz efendim. Yabancı
dizileri bile uyarlarken iyiyle kötüyü 3 yaşındaki çocuğun bile anlayabileceği
bir şekilde insanların gözüne sokmaya çalışıyoruz. Bir Beşiktaş-Fenerbahçe
derbisi öncesinde küçük bir çocuğa "Maçı kim alır?" diye sorduklarında
"Beşiktaş Galatasaray'ı yenmişti, Galatasaray da Fenerbahçe'yi yenmişti.
Dolayısıyla Beşiktaş Fenerbahçe'yi çok rahat yener." şeklinde bir cevap
almışlardı. Bu küçük çocuktaki düz mantıkla bazı senaristlerimizin "Bir
karakter iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür." mantığı arasında pek de bir fark
olmaması biraz acımasız gerçekler tadında bir durum ne yazık ki. Elbette, her
şey zıttıyla vardır. İyi olmadan kötüden, kötü olmadan da iyiden bahsedemeyiz.
Diyalektik hesabı... Peki ya kim demiş bir insan bu sıfatlardan sadece birine
sahip olabilir diye? Ya her birey hem yin hem de yang ise?! Kimse tam anlamıyla
beyaz ya da siyah değildir. Herkes gri renktedir. Gerçek yaşamda siyah ve beyaz
değil açık gri ve koyu gri vardır. Oysa dizilerdeki iyi karakterler meleklere
taş çıkartır cinsten. Kötülerse şeytana pabucunu ters giydirir maşallah. İyiye
bakıp kendimi kötü mü hissetmeliyim, kötüye bakıp ne kadar iyi biri olduğumu mu
düşünmeliyim bilemedim. Psikolojim alt üst oldu benim. Kızların sarışın olma
çabalarının altında yatan esas sebep genel olarak Türk erkeklerinin
sarışınlardan hoşlanması falan da değil efendim. Bu en az "Biz kızlar her
şeyi kendimiz için yaparız." söylemi kadar yalan. Külliyen yalan! İnansak
da inanmasak da sarışınlar bembeyaz elbiseleri içinde hep bir melek şeklinde
yer edinmiştir bilinçaltımızda. Esmerlerse gece kadar siyah elbiseleri içinde
hep bir "öcü" rolünü oynamıştır. Diyeceğim odur ki; sis yelpaze ile
dağıtılmaz. Gerçekçi olalım.
19 Eylül 2010 Pazar
18 Eylül 2010 Cumartesi
Hissediyorum, Öyleyse Varım!
"İnsanlar,
söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unuturlar; ama onlara hissettirdiklerinizi
asla unutmazlar." Adam Fawer bu cümlesiyle beni benden almıştı işte. Çünkü
insanlar hep bir his yumağı olmuştur benim için. Birinin adını unutabilirim,
doğum gününü unutabilirim, onunla nereden tanıştığımı ya da nasıl anılarım olduğunu
bile unutabilirim; ama yüzünü gördüğümde ya da sesini duyduğumda içimdeki sesin
fısıltılarını susturamam. Geçenlerde bir babanın çocuğuna bisiklet sürmeyi
öğretişini konu edinen bir reklama rastladım. O küçük bacakların dengeli bir
şekilde pedalları tek başına çevirebilmesi için kim bilir baba kişisi ne diller
döktü, ne süslü cümleler kurdu. Kim bilir kaç defa o bisikletin arkasından
tutması gerekti. Kim bilir kaç defa saçının teline zarar gelse uğruna dünyaları
yıkabileceği yavrusunun düşüşünü izledi, yaralanmış dizlerini dezenfekte
ederken üfledi. Ama sonunda küçük çocuk bisiklet sürmeyi öğrendi. Şimdi onlarca
yıl gerisindeki bu anıdan aklında kalan tek şey babasının ona verdiği güven
duygusu, ne yaralarının verdiği acı ne bisikletinin rengi ne de korkusu. Çünkü
başarmak için hissetmek gerekir. Birilerinin size inandığını bilmek bazen en
iyi motivasyon şeklidir. Yıllar üzerimizden geçip giderken tarzımız
değişebilir, düşüncelerimiz değişebilir ama hissettiklerimiz bizim
kontrolümüzde değildir. Bu yüzden belki de sahip olduklarımız içinde yalan
söyleyemeyecek tek şey hislerimizdir. Çünkü hisler, düşünceler gibi değildir.
Düşünme şeklimiz okuduğumuz bölüme göre bile kolayca yeniden şekillenebilirken,
hayatımız boyunca tek bir kişiye aşık olup kendimizi ona adayabiliriz. Çünkü
sevmek düşünceden bağımsızdır, tamamen hislerle ilgilidir. Bu yüzdendir ki
aşkta "çünkü" diye bir şey yoktur. "Çünkü" araya girdiği
zaman düşünceler konuşur. Bazılarımız yaşarken hisseder ama ben yaşamak için
hissediyorum. Zira hissedebildiğim sürece varım, biliyorum.
14 Eylül 2010 Salı
11 Eylül 2010 Cumartesi
PS: I Love You

Aşk… Hakkında epeyce yazılır, çizilir. Destanlar, efsaneler anlatılır; dinlenir. Çünkü hala hayatın en bilinmeyenli denklemidir. Daha mini mini bir kuşu söyleyen dudakların sahipleri bir yandan da hayallerindeki aşkın büyüsündedir. Peki ya bu hayallerdeki aşk tam olarak nerededir, koordinatları nelerdir? Boyutumuzun 30500 katı büyüklüğündeki o esrarengiz kapının anahtarı hangi erkektedir? Artık annesinden bile daha iyi tanıdığımız, bütün sırlarımızı hiç düşünmeden anlatabildiğimiz en yakınımızın ta kendisi midir? Yoksa daha hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir gizemli midir? Aşk bazen güvenin verdiği rahatlama hissinde bazense bilinmeyenin çekiciliğinde gizlidir. Kararı vermek bizim işimizdir. Çünkü bu kişiden kişiye değişir. Çünkü aşk kimileri için bir mecburiyet, kimileri içinse bir çılgınlık yapmak demektir. Tanımı yoktur, kanıtı yoktur; ama kendisi gerçektir. Bazen sinir küpü olmuş iki insanın yastık savaşıyla sona eren kavgalarından bazense bir fotoğraf karesini süsleyen iki sıcak gülümsemeden ibarettir. Her neredeyse, her ne şekildeyse işini iyi bilir. Kendi gizemine bizi hapsedip arkamızdan nanik bile yapabilir. Bir hastalık değildir ama bir virüs gibi bütün bedenimizi ele geçirebilir. Bizimle oynamak hoşuna gider, bütün meselesi bizimledir. Huyu böyledir, böyle kabul edilir. Korkutucu görüntüsünün arkasında şirin mi şirin bir aktör de yatabilir. Olabilir, olmayabilir… Gelebilir, gelmeyebilir… Bulabilir, bulmayabilir… Kimileri için “üç harfli”dir. Kimileri içinse üç harften ibarettir. Üç nokta da olabilir. Kendi bilir…
Kod Adı: Mutluluk

“Banu öyle bir kız ki, en kötü ihtimalle yılın 365 gününü mutlu 6 saatini mutsuz geçirir.” Belki de annem bu cümleyi sadece böyle olmamı arzu ettiği için kurmuştu o zamanlar. Aslında hiçbir zaman mutluluğu aramadım ya da onun beni bulmasını beklemedim. Yanlış anlaşılmasın, yoktur kendisiyle bir alıp veremediğim. Hatta gülmem için bir engel yoksa ortada, her zaman bir gülümseme vardır yüzümde benim. Mutlu olmak için, dünyaların benim olmasını beklemiyorum diyelim. Hayal ederim, isterim ve peşinden giderim. Yolda duyduğum müzikten etkilenip bir top model edasıyla yürümeye başlayabilirim. Odamda oturmuş gökyüzünde yalnız gezen yıldızlardan birini oynarken gözlerimi kapayıp 30500 kişilik bir arkadaş ortamının içine de düşebilirim. En iyi olabilirim, en güzel olabilirim, en başarılı olabilirim. Olmak istediğim her şey olabilirim. İstediğim her yeri gezebilir, istediğim herkesle tanışabilirim. Belki lanet olası bir hayalperestim ama mutlu olduğum sürece sorun yok benim için.
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Pop! Six! Squish! Uh uh! Cicero! Lipschitz!

Bana bunu neden yapıyorsun?! Her izlediğimde, her dinlediğimde kafamı o mini çakal, sinsi düşüncelerle neden meşgul ediyorsun? Ah Cell Block Tango... İşimiz var gerçekten! Seni dinlemeden edemiyorum, dinlediğim anda da düşüncelere dalıveriyorum. Hayır, düşünmek bazen güzel değildir. Düşünürsen kendi yorumunu katmadan edemezsin. Kendi yorumunu kattığın anda da gerçeği değiştirmişsindir. Fakat gerçekler değiştirilmekten hoşlanmaz ve eninde sonunda bunun intikamını alırlar. Biliyorum, sana göre gerçek, saf oksijen gibidir. Tek başına yakıcıdır. Kafa yormadan sadece yapması gerekeni, ondan bekleneni yapar. Canını yakar. Bu yüzden onu başka şeylerle tepkimeye sokmak gerekir bazen. Yanına biraz hidrojen koysan uslu mu uslu bir su oluverir mesela. Peki ya birileri seni fena halde kandırdıysa... Gerçek denilen şey aslında hidrojenin ta kendisiyse... Ki öyle! Ve sen kendi gerçeğini bulmak için aslında bütün gerçekleri yakıyorsan ne olacak hiç düşündün mü? Her neyse, biraz daha konuşursam sanırım ben de kendi yorumumu katmaya çalışacağım. Pop! Sana şu sakızı patlatma dedim. Eğer bir kez daha yapacak olursan... Bunu sen istedin! Tamamen korkutma amacıyla kullanılan(!) bir tüfekle beyninin uçurulmasını sen istedin. Six! Peki ya sen hiç utanmadın mı 6 kadınla birlikteyken hayatında kimsenin olmadığını söylemeye. Evet, her zamanki gibi içkini hazırladım. Ama nereden bilebilirdim ki bu sefer içine koyduğum arseniğin seni öldüreceğini? Squish! Ben bütün hayatımı sana adamış, en sevdiğin yemekleri yapıp seni mutlu etmeye çalışırken sütçüyle seni aldattığımı da nereden çıkardın? Her çiftin hikayesinde olmak zorunda mı ki bu lanet olası sütçü? Elimdeki bıçağa koşan sendin. Bunu 10 kez tekrarlayıp kendi kendini parçalara ayıran da... Ben hiçbir şey yapmadım. Uh uh! Hayır hayır, ben suçsuzum. Sen öldürülmüş olabilirsin. Ortada bir cinayet de olabilir. Ama katilin ben olmadığımdan eminim. Cicero! Baldız baldan tatlıdır diye boşuna dememişler değil mi kocacığım? 2 dakika buz almaya gittim ve döndüğümde sizi şovumuzda kullandığımız akrobatik hareketleri(!) yaparken buldum. Şoktaydım tabi. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Peki ya ellerimi yıkarken akan kanlar... Lipschitz! Sanatçı ruhlu, kendini bulmaya çalışan bir ressam... Sen mükemmeldin ta ki kendini ararken bulduğun Ruth, Gladys, Rosemary ve Irving'i öğrenene kadar. İşte benim bildiklerim bu kadar... Cell Block Tango... Dediğin gibi olsun. "It was a murder but not a crime!"
6 Temmuz 2010 Salı
Paris'e Fransız Kalmak

Yorucu bir günün ardından yatağa girer girmez, kafamı yastığa koymamla birlikte uykuya dalmıştım. Aradan geçen zaman hakkında bir fikrim olmadan kulağımda küçük bir fısıltıyla uyandım. Henüz sabah olmamıştı. Hatta saate bakılırsa uykuya dalalı sadece yirmi dakika olmuştu. Etrafıma bakındım fakat birileri varsa da görmem neredeyse imkansızdı. Zira odam kurudukça siyaha boyanan bir tuvalden farksızdı o an gözümde. Fısıltının bana söylemek istediklerini anlamasam da içimdeki sese kulak verip onu takip ettim. Göz bebeklerim olabildiğince bir hızla büyürken alışmaya başladığım karanlıkta artık takip ettiğim şeyin sadece bir ses olmadığından emindim. Önümde belli belirsiz bir gölge vardı. Garip bir şekilde bu bana hiç de korkutucu gelmiyordu. Kendimi bildim bileli karanlıktan hiç korkmamıştım zaten. Çünkü bence her şey gündüz nasılsa, gece karanlığında da aynı şekilde ve olduğu yerdeydi. Sadece ışık yoktu ve bu benim onları algılamamı zorlaştırıyordu. Belki sırf bu yüzden karanlığı bir tehdit olarak görüp kendimi güvende hissetmeyebilirdim ama kesinlikle korkmazdım. Bütün bunlar aklımdan geçerken gölgenin durduğunu fark ettim aniden. Onunla gitmeyi isteyip istemediğimi sordu. Kesinlikle hayır! Normalde olsa böyle bir cevap vermem gerekiyordu ama zaten o an normal olan ne vardı ki? Hala yürüyorduk fakat artık nerede yürüdüğümüz hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Aslında vardı. Odamda değildik, en azından bundan emindim. Daha ne kadar yürüyeceğimizi, nereye gittiğimizi sordum defalarca. Hiçbir yanıt gelmedi. Önümdeki gölge adeta bana soru sorup aldığı cevaba göre yörüngesini belirleyen bir robottu. Konuşkan olmaması belki de iyi bir şeydi. Bazen bildiğimiz şeyler başımıza bela açabilir diye düşündüm. Yine aynı şeyi yapıyordum işte. Durum ne olursa olsun, onun kendimi teselli edecek bir yanını mutlaka bulurdum. Bu gizemli yolculuğun sonunda başıma ya çok paris olaylar gelecekti ya da ölecektim. (Küçüklüğümden beri "güzel, harika, muhteşem" gibi sıfatlar yerine paris demeyi tercih etmişimdir hep.) İlkinin gerçekleşeceğini umut ederek duraksamadan devam ediyordum yola. Hem kim, neden beni öldürmek isteyecekti ki? Yere bastığımdan bile emin değildim artık. Gölge sessizliğini koruyor, önümde tüm ihtişamıyla bana rehberlik etmeye devam ediyordu. O da neydi öyle? Aniden, yanımdan parlak bir şey geçti. Yıldız mıydı? İyi ama, bir yıldızın yanımdan geçmiş olma olabiliritesi hiç de muhtemel değildi ki! Bay Gölge buna hiç de şaşırmış gibi görünmüyordu. Attığım her adımda merakımın biraz daha esiri oluyordum. Ve sonunda yine aynı fısıltı: Geldik! Nereye geldik bilmesem de içimde bir rahatlama hissettim. Bir anda her şey aydınlandı. Güneşin doğuşunun hızlandırılarak birkaç saniyeye hapsedildiği bir film sahnesinde gibiydim. Gördüklerime şaşırsam mı sevinsem mi bilemedim. Tim Burton filmlerinden fırlama insan tiplemeleri, pamuk şekerinden kafeler, midye kabuklarından restoranlar, içki şişelerinden barlar ve parlak toplardan diskolar... Gölgeye dönüp "Burası çok paris bir yermiş." dedim. "Burası zaten Paris." dedi. Gülümsedim. Küçükken inandığım düşler ülkesinden bahseden o masallar resmen gerçek olmuştu. Bir Alice değildim belki ama kesinlikle harikalar diyarındaydım. O sırada, giderek belirginleşen bir ses daha duydum. "Banu kalk artık, öğlen oldu kızım."
22 Haziran 2010 Salı
Twitter: Biri Bizi Gözetliyor

Hangi gruptan olduğuma siz karar verin ;)
14 Haziran 2010 Pazartesi
Home Sweet Home

22 Mayıs 2010 Cumartesi
Banu Demir Kimdir, Kim Değildir?
Kendini sever çünkü kendini sevmeyen birinin başkalarını sevebileceğine inanmaz.
Uzun süredir giymediği pantolonundan para çıktığında dünyalar onun olur.
Kitap kurdudur.
Yerine göre iyi bir oyuncudur.
Her konunun maydanozudur.
Uçurtmanın kuyruğudur.
Fotoburdur.
Kendini prenses sanan küçük kız çocuğudur.
Koli koli brokolidir.
Ayakkabısının tekini bulamamış fake Külkedisi'dir.
Cemal Süreya'nın eksilen y'sidir.
Okulunun yüksek onurlu inekgillerindendir.
Nanik depresiftir.
Uzun hikayedir.
Taş devri mi Jetgiller mi ikilemindedir.
Poh poh perisidir.
Dengeye ulaşamamış tepkimedir.
Yumurtadan çıkan sürprizdir.
Ne istediğini bilmeyen değil pek çok şeyi aynı anda isteyendir.
Garanticidir.
Adamına göre gıcıklaşabilir.
Gece yatmaz sabah kalkmaz tiplemesidir.
Kayıp şehrin Converse’ini bir türlü yırtamamış kızıdır.
Hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmama hissi taşır.
Ayrıntı insanıdır.
Nerede değilse orada mutlu olacakmış sanır.
Kulağında ipodu ile gezerken klip tadında yürüyen insandır.
Maskaradır.
Dokuz canlıdır.
Bütün hakkı saklıdır.
Kararsız değil birden çok kararı olandır.
Eşek kadar olmuştur ama hala çizgi film izlemeye bayılır.
Tabuya aranan dördüncüdür.
Beşiktaş’tan başka takım tutacağına aklından sayı tutar.
Buzdolabının önünde kısa süreli dikilme sendromu yaşar.
Sürekli not tutar.
Fotosentez yapar.
18 Mayıs 2010 Salı
Çarpık Eğitim Sistemi ve Çarpık Bacaklar

16 Mayıs 2010 Pazar
METU Spring Fest '10
Şenlikten mini mini notlar:
1. Renkten renge, şekilden şekle girmiş gözlükler takmak in! Evet, bu sene bir zencinin yapması gereken her şeyi yaptık biz!
2. Apaçi sıtayla dans in! Meğer herkes bir sinsi, herkes bir mini çakalmış. Herkes öyle dans etmeyi biliyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Hangimiz biraz apaçi değiliz ki dediler ve affetmediler, müziğe eşlik ettiler.
3. Kovboy şapkaları in! Söz konusu şapka olursa alırım ve takarım. Bu kadar basittir bu denklem. Tam 30500 kez "Pardon, şapkanızla bir fotoğraf çekinebilir miyim?" sorusuyla başlayan abazalıklara davet çıkarmış olsa bile! Bu soru öyle bir soru ki cevap vermediğiniz zaman evrim geçirerek "Şapkanı ver!" şeklinde kabalaşabiliyor da. Dikkat!
4. Melekler ve Şeytanlar in! Melek görünümlü şeytanlar da türedi hatta bu sene. İnsanlar orjinal, yapacak bir şey yok!
5. Siyah beyaz "ODTÜ Hatırası" fotoları in! Öyle bir fotoya sahip olmadan kimse mezun olmak istemez herhalde.
6. Minik kavunların içine tepeleme doldurulmuş dondurmalar in! Hmmm yamnnggg!
7. Şenlik günü gidilmesi zorunlu olan 8.40 dersleri out! Zira şenliğe daha kargalar bile bokunu yemeden şeklinde tabir ettiğimiz saatlerde başlamak hiç hoş olmuyor.
8. Şenlik günü gidilmesi gereken lablar out! Akşam 5 buçuktan sonra labdan çıkıp, o gün için şenliğin giriş gelişme kısmını kaçırmak suretiyle direkt sonucuna dalmak adaptasyon sorunu yaratabiliyor bünyede.
9. "Ben kimim, burası neresi?" out!
10. "Burası kim, ben neresiyim?" in!
11. Her ne kadar sinir katsayısını sonsuza çıkararak da olsa derslere gitmek in! Evet, biz böyle bir arkadaş grubuyuz. Şenlik boyunca ders kaçırmadık, sınavlarımıza girdik, her şeyimizi zamanında teslim ettik. bkz: adam olacak çocuk
12. Duman'ın istisnasız her konserinde attığı fake out! Elemanlar sahneden indi. "Bir daha, bir daha." sesleriyle inleyen stadyuma bakıp yaptı biraz ego tatmini ve ardından geri geldi. Şakacı Duman seni. Daha önce konserlerine gelmemiş olsak yerdik bu numaranı belki.
13. Sulukule Roman Orkestrası'ndaki elemanlardan birinin konser sırasında Meryem'ine yaptığı evlenme teklifi in! Buradan o elemana sesleniyorum. Bence yine de tekrar sormalısın bu soruyu. Zira aldığın evet cevabı o an baskı altında verilmiş bir cevap da olabilir. Ben Meryem olsam binlerce çılgın insan "Evet" diye Devrim'i yıkarken istesem de hayır diyemezdim. Meryem'e mi acısam sana mı bilemedim şimdi!
14. "Treasure Hunt" in! O artık bir klasik! O artık bir olmazsa olmaz!
15. Hırkasını üzerinden hiç çıkarmayan Abuzittin in! Nerede ne zaman görsek o hırka vardı üzerinde Abuzittin! Birileri japon yapıştırıcısıyla mı yapıştırdı üzerine onu anlamadık ki? Artık kokmadı mı, kirlenmedi mi o hırka, merak ediyoruz. Annenin karnında bile o hırkayı giydiğini düşünmeye başladık haberin olsun!
16. Pembe gömlekli, ifadesiz, kalas gibi dans eden eleman out! Üzgünüz seni gerçekten hiç beğenmedik. Göz kirliliğinden ibarettin!
17. İçip içip arabaları sallamak out! Yapmayın, gerek yok böyle şeylere gençler.
18. Tunalı kaçamağı in! My name is Banusu. Banusu özel isim olduğu için değişmez. Hıhı evet!
19. Madonna Don't Tell Me hesabı in! Yine bir şapkanın sebep olduğu, yediğim laflardan biri. Güldürdün bizi Şemsettin!
20. "Turkish Kovboylar" şarkısı in! Çok yaratıcısınız gençler(!) Kovboy kılığına girmiş bir haldeyken benim için o şarkıyı söylemek aklınıza nereden de geldi öyle?!
21. "Gençken yapılacak 100 şey" in! Yaparım ki ben dedim. Üzerimde dalgıç kıyafetim, ayaklarımda paletlerim, yüzümde koca bir dalış gözlüğü ve şnorkelim... İnsanlara "Kayboldum, Akdeniz ne tarafta acaba?" dedim. "Valla şu an ne desem yalan olur.", "Ne diyeceğimi bilemiyorum.", "Sen şu tarafa doğru git, radyo var orada sana gösterirler Akdeniz'i." dediler. Hayatımda daha önce hiç bu kadar çok benimle fotoğraf çektirmek isteyen insan olmamıştı herhalde. Beni sizler yarattınız. Hepinize konserde çılgınlar gibi alkış almış sanatçı edasıyla "Çok sağoluuuunnn!" diyorum.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Relationship Status: It's Complicated

18 Nisan 2010 Pazar
Yükseleni Aslan Olan Zavallı Balık Burcu

PS: İnatla bana ayna tutmak isteyen olursa, kendisini -10 derecede balık tutmaya davet ediyorum şimdiden. Ardından, balta girmemiş bir ormanda aslanın tekine yem oluruz belki. Maksat karınlar tok olsun.
27 Mart 2010 Cumartesi
God Is An Engineer

11 Şubat 2010 Perşembe
The Curious Case of Banu Demir
Bir Benjamin Button olduğum gerçeğini dün gece uykuyla uyanıklık arasındayken fark ettim. Yıllar yıllar önceydi. Daha anaokuluna yeni başlamıştım. Şubat tatilinde Alanya'ya gitmiştik efendim. Ayşe Teyze gördü beni. "Ne kadar da büyümüşsün Banu." dedi. Bense bu lafı duymaktan bıkmış olduğumdan mı yoksa Ayşe Teyze'ye olan gıcıklığımdan mı bilmiyorum, "Evet, biraz yemek ve biraz suyun yapamayacağı şey yok gerçekten." demiştim. Yanımda anneannem dumur olmuştu. Ayşe Teyze dersini almamış olacak ki "Şimdi sen kaçıncı sınıftasın? 4 mü, 5 mi?" gibi bir soru daha yöneltti. Suratına baktım, dalga mı geçiyor acaba diye; ama gayet ciddiydi. Aradan yıllar geçti. 8. sınıfa geldim. Artık dolmuşta, otobüste falan öğrenci olduğuma inanmamaya, öğrenci kimliğimi istemeye başlamışlardı. Ardından Liselere Giriş Sınavı sonuçları açıklandı. Kazanmıştım! O yaz tatilinin bir kısmını Ankara'da geçirdik. Kuzenim orada arkadaşlarıyla falan tanıştırmıştı beni. "Kuzenim Banu, bu sene sınavı kazandı." gibi bir tanıştırma cümlesinin ardından gelen soruya bakın! "Öyle mi, hangi üniversite?" Hadi şimdi gel de böyle bir soruya "Ben aslında şey... Kem küm... Hede hödö... Lise hazırlık olacağım bu sene." de. Diyebilirsen de yani! Ben dedim şahsen. Bu cümlemin ardından beni garip bakışlardan kurtarmak için kuzenim "Kendisi Antalya'dan geldi." diye bir açıklama yapma gereği duydu. "Ha, belli zaten sulak yerde büyümüş!" kelimeleriyle kahkahalar bir olup hoş bir melodi oluşturdu ortamda. Tabi kime göre, neye göre?! Sonra, evde oturduğum zamanlarda sıkılıyorum diye "Komşunun kızıyla tanıştıralım seni, aynı yaştasınız." dediler. Neyse efendim, komşunun kızı geldi. Boyu anca belime falan geliyordu. Kardeşim bile daha büyük görünüyordu ondan. Bu durumda komşunun kızı mı komplekse girmeliydi, yoksa ben mi komplekse girmeliydim hiç bilememiştim. Kısa bir süre sonra kuaföre gitmiştim. Saçımı yapan kız "Buralı gibi görünmüyorsunuz, eşiniz mi buralı?" diye sordu bana. Ve malesef bu soru da şaka değildi! Bozuntuya vermedim, "Yok ben okuyorum daha." diye cevapladım. Kız inatla soru sormaya devam ediyordu. Sıradaki "Öyle mi, hangi üniversite?" oldu. Yine küçük bir kem kümün ardından liseye yeni başlayacağımı söyledim. Kız resmen dehşet dolu gözlerle bana baktı. "Kaç yaşındasın ki sen?" dedi. Lise yıllarımda da aynı problem beni takip etti. Plajda yanıma gelip tanışmaya çalışan Rus turistlerin yaşımı 21-22 diye tahmin ettiği zamanlarda ben sadece 14 yaşımdaydım! Aslında bazı avantajları da yok değildi. Mesela yazları hiçbir bar ya da diskoya girmek için kimlik göstermemi istemiyorlardı benden. Çünkü zaten 18'den büyük olduğumu düşünüyorlardı. Peki ya şimdi? Birkaç hafta önce kuafördeydim yine. Yöneltilen soru "18 var mısın sen?" oldu bu sefer. Artık otobüse falan bindiğimde öğrenci dediğimde kimse sorgulamıyor, paso bile göstermemi istemiyor. Bir bara girmek istediğimde mutlaka kimliğimi görmek istiyorlar. Hakkımda söylenen ağırbaşlı, hanım hanımcık, olgun sıfatları yerini tatlı, bıcır bıcır, muzur gibi sıfatlara bıraktı. Anlayacağınız, yıllar yaşça büyümeme sebep oluyordu ama görünüşüm de bir o kadar küçülüyordu. Ama şimdi buna sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilmiyorum. İcabında, "Ingaaa" diye zırlayacağım günler yakındır bu durumda...
10 Şubat 2010 Çarşamba
Modern Kadın mı, Süper Kahraman mı Belli Değil!

31 Ocak 2010 Pazar
Mütevazı Bir Narsistim Ben!

30 Ocak 2010 Cumartesi
İnsanlar İzah Edemediklerini Mizah Ederler!

27 Ocak 2010 Çarşamba
"Tim Burton" bir yaşam tarzıdır!

Beetlejuice Beetlejuice Beetlejuice!
PS: Sadece şansımı denemek istedim...
25 Ocak 2010 Pazartesi
Teşekkürler
Bloguma yer verip yazımı yayınlamış olan HABERTURK gazetesine teşekkürü bir borç bilirim efendim. And haftanın blogger'ı ödülü goes to... Şaka bir yana, tam da finallerimin bittiği gün "Featured blogger olmuşsun!" şeklinde aldığım onlarca telefon ve mesaj hoş bir sürpriz oldu bana. Mutlu oldum. Çok mutlu oldum. Çok çok mutlu oldum! :)
8 Ocak 2010 Cuma
Final Countdown

*Çalışılacak bütün notları ve kitapları ders ders, konu konu ayırdım, düzenledim.
*Gayet acımasız bir çalışma programı hazırladım. Mazoşist miyim neyim?!
*Programa uymadığım takdirde uygulanmak üzere bir de ceza sistemi geliştirdim.
*Gözlerimin altında morluklar oluşmaya başladı ama sorun değil.
*Bu aralar zombi gibi de görünebilirim, umrumda değil.
*Yüzümdeki sivilce sayısı da finallere kalan gün sayısıyla ters orantılı bir şekilde artış göstermekte.
*Daha önce uyku denilen şey gözüme hiç bu kadar tatlı görünmemişti. Ama yapamam!
*Eti Cici Bebe bağımlısı oldum. Bu kötü bir şey mi bilmiyorum. Trans yağ içermeyen, 12 vitamin ve 7 mineral barındıran, prebiyotik bir şey ne kadar kötü olabilir ki?
*Bazı günler kendimi derse kaptırıp yemek yemeyi de unutuyorum.
*Midemi farkında olmadan günde 6-7 litre su ile dolduruyorum.
*Öyle anlar geliyor ki kendimi gözlerimi tavana dikmiş bir şekilde bir şeyler düşünürken yakalıyorum ama düşündüğüm şeyin ne olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum.
*Finallerin bitmesiyle birlikte ilk uçakla Antalya'ya döneceğim günü düşünüyorum, kendimi böyle motive etmeye çalışıyorum.
*Rüyalarımda bile soru çözüyorum hatta o sırada uyanabilirsem kalkıp soruyu ve çözümü bir kenara not ediyorum.
*Her sınav haftası olduğu gibi yine ellerim terlemeye başladı.
*İşin komik tarafı da şu ki hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir sınav için kendimi tam olarak hazır hissedemedim. Fakat hep iyi notlar aldım. Belki de başarımın sırrını bu kargaşa ve heyecana borçluyum. Bilmiyorum.
*Evet, ben bir ODTÜlüyüm ve mühendislik okuyorum.
*Bana sorarsanız, bütün bu anlattıklarıma rağmen halimden gayet de memnunum ;)
3 Ocak 2010 Pazar
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, şimdi kafamda uçuşuyorlar!

*Vejeteryan değilim, hayır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)