
12 Aralık 2014 Cuma
Kezban

9 Aralık 2014 Salı
Detaylar Detaylar
Detaycı olmak bir hastalık mıdır yoksa mükemmeliyetçi kişiliğin bir göstergesi midir? İnsanlar, her şeyin en iyisini en hatasız şekilde yapmak için mi detaylara takılır? Yoksa aslında çok da bilgisi dahilinde olmayan bir konuda kendini işin detaylarına kadar bilgili gösterebilmek için mi böyle bir yol izler? Detaylara takılan, gerçekleşebilecek her türlü olasılığı hesaba katan, önlem almaya çalışan biri olarak açıkçası benim oyum mükemmeliyetçilikten yana. Yaptığım işlerin tamamen sorunsuz bir şekilde plana uygun yürümesi hoşuma giden bir şey çünkü. İşi başından sıkı tutmayıp, bir problem çıktığında çözüm önerileri üretmeye çalışmaktansa en başından çıkabilecek problemleri tahmin edip bunlara karşı önlem almayı, hazırlıklı olmayı tercih ediyorum hepsi bu. Fakat tabi ki, her zaman hatasız mükemmel işler çıkarmaya çalışmak insanı ciddi anlamda yoran bir şey. Çünkü belli bir noktadan sonra insan ister istemez günlük yaşamında da detaylara takılmaya başlıyor. Beyin artık gördüğü duyduğu her şeyi eksiksiz bir şekilde algılamak ve sonrasında da hatırlamak istiyor. Arka planda çalan müzikler, yan masada oturanların muhabbeti, kare kare koca bir filmin tüm sahneleri ve daha neler neler... Her sese, her görüntüye ve her düşünceye yoğunlaşmak belli bir süre sonra insanı çılgına çevirebilir. Harvard Üniversitesi bünyesinde yapılan bir araştırma sonuçlarına göre uzmanlar, alakasız görünen her noktayı görmezden gelmenin zihin sağlığı için iyi, ancak yaratıcılık için kötü bir şey olduğu kanısındalar. Ve yine Harvard Üniversitesi psikologlarından Shelley Carson, Toronto Üniversitesi doktorları Jordan Peterson ve Daniel Higgins ile beraber delilik ve dahilik kavramları üzerine yürüttüğü bir deney sonucunda şöyle söylüyor: Elinizdeki bilgileri bile zor idare ediyorken yeni bilgilere maruz kalmanız akli dengenizi bozabilir. Ama hem yüksek bir zekanız hem de iyi çalışan bir hafızanız varsa bu kombinasyon sayesinde bilgileri yaratıcı bir şekilde kullanabilirsiniz. Kısacası; ben detaycı bir insan olmayı, daha iyilerini yapabileceğini bilerek potansiyeli kullanmayı bir hastalık olarak değil kişinin karakteri olarak görüyorum. Evet, bu durum insanı bazen yavaşlatabilen bir şey ancak nerede durmanız gerektiğini bildiğiniz takdirde detaylara takılmanın, mükemmeli aramanın da hiçbir sakıncası yok. Bu hayat tüm detaylarıyla sizin, ister o detaylara takılın isterseniz görmezden gelin. Yeter ki ne istediğinizi bilin.
8 Aralık 2014 Pazartesi
İnadım İnat
"O kadar inatçısın ki, inat etmediğin konusunda bile inat ediyorsun." Şu an okurken size komik gelen bu cümle, aslında benim sıklıkla duyduğum bir şey. Fakat inatçılık konusunda gerçekten aklıma yatmayan bazı şeyler var. Bazen diyorum ki "Herkes yanılıyor olamaz, belki de gerçekten inatçıyımdır ve hatta daha da kötüsü bunun farkında değilimdir.". Ancak sonra mantığım sesleniyor: İnsan tek başına nasıl inatçı olabilir ki? Sahiden, insan ortada herhangi bir olay, herhangi bir kişi olmadan durduk yere neye ve nasıl inat edebilir? Ben bunun karşılıklı bir durum olduğuna inanıyorum. Yani inat edebilmeniz için; öncelikle karşınızdaki insanın sizden farklı düşünmesi, sonrasında ise bünyesinde en az sizin kadar inatçılık barındırması gerekiyor. Formül bu! Yani kimse oturduğu yerden "Ay, inadım tuttu biraz inatlaşayım bugün ben." demez. İnat dediğimiz şey, aslında iki insanın kendi düşünceleri konusunda ısrarcı davranması durumudur ki dikkat ederseniz iki insan dedim. En az iki insan gerekli çünkü bunun için. "Birçok insan karşısındaki kişinin inatçı olduğundan yakınır da kendisinin de aynı tuzağa düştüğünün farkına varmaz. Oysa en basitinden bir ip hayal edelim. Karşınızdakinin tüm gücüyle ipi kendine çektiğini düşünün. Siz de ipi bir ucundan tutup kendinize çektiğiniz sürece savaş devam eder. Çünkü inatlaşmak iki kişilik bir eylem. İpe dokunmadığınızda karşınızdaki insanın da ekstra güç uygulamasına gerek kalmaz. Ancak çoğu zaman kendimize yenik düşer ve ipe asılırız. Bazen kendimizi haklı çıkartmak, doğruluğumuzu kanıtlamak bazen de kendimizi haksızlığa uğramış hissettiğimiz ve savunma ihtiyacımız olduğu için." demiş yaşam koçu ve evlilik danışmanı Yeşim Varol Şen de bu konuda. Kısacası anlatmak istediğim şudur ki; bir insanın içindeki inat, karşısındakinin inadından beslenebilir ancak. Aklınızın bir köşesinde bulunsun. Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey...
11 Ağustos 2014 Pazartesi
Hey, I am a millennial. Generation Y!
"Ben bir milenyum çocuğuyum, Y kuşağından. Aşağı yukarı, AIDS'in doğumuyla 11 Eylül saldırıları arasında bir yerde doğdum. Bize "Küresel Nesil" diyorlar. Her şeyi hak olarak görmemiz ve kendimizi beğenmişliğimizle tanınırız. Sadece varlığı için, orada bulunduğu için bile her çocuğa ödül verilen ilk nesil olduğumuz için böyle olduğumuzu söylüyor bazıları. Diğerleri ise sosyal medyanın her gaz çıkardığımızda ya da sandviç hazırladığımızda bunu tüm dünyayla paylaşmamıza olanak sağlamasına bağlıyor bunu. Ama en belirleyici özelliğimiz dünyaya olan duyarsızlığımız, acıya karşı hissizliğimiz gibi görünüyor." Gerçekten sizin gözünüzde böyle miyiz? Teknolojinin içine doğmuş bir nesil olarak farklılığımızın sebebi yine bizler miyiz? Seçme şansımızın bile olmadığı doğum tarihimiz mi bizi biz yapan, yalnız bırakan? Sizce de bizi biraz yanlış değerlendirmediniz mi? Öncelikle, hani "Bu çocukları Facebook, Twitter, Instagram vs böyle yaptı." diyorsunuz ya, onları ortaya çıkaran da bu hale getiren de biziz aslında. 30-40 sene önce Facebook çıkmış olsa bile o neslin mahremiyeti ve ahlak anlayışı ile ne kadar örtüşebilirdi? Şu an X kuşağı sosyal medyaya adım atmış, biraz biraz alışmış haliyle bile "Yediklerini, içtiklerini çekip koyuyorlar. Ne kadar ayıp! Bir gören olur, canı çeker." diye hayıflanabiliyor mesela. Sizler gibi olmayabiliriz, çünkü biz değişimin ta kendisiyiz. Aslında ortada doğru-yanlış ya da haklı-haksız yok, değişen kavramlar var sadece. Diğer bir mesele ise, sandığınız kadar yalnız bir nesil değiliz biz. Hatta küçük bir mesajla ya da bir tweetle istersek yüzler, binler, milyonlar olabiliriz. Evet, kendimize güveniyoruz ve inanıyoruz. İstersek başarabileceğimizi biliyoruz. Bunun neresi kötü ki? Gerçekleşen tüm isteklerimiz size göre bizi haddinden fazla şımarttı ancak bize göre daha iyilerini gerçekleştirebileceğimize dair umut verdi. Düşündüğünüz gibi şımarık, ne istediğini bilmeyen bir nesil de değiliz. Nasıl bir çok işi aynı anda halledebiliyorsak, birçok şeyi de aynı anda istiyoruz sadece. Hepsi bu. "Nedir, ne değildir?" yerine "Nasıl, neden?" diye soran bir nesiliz. Hatta "Generation Y" kavramı da buradan geliyor. Diğer bir deyişle bize "why" kuşağı diyorlar. Elbette en az sizin kadar sonuç odaklıyız. Fakat, sonuç kadar sürecin de ne kadar önemli olduğunun bilincindeyiz. Bu sebeple en az sonuç kadar sürecin de tadını çıkarır ve öğreniriz. Anlayacağınız, doğuştan lideriz. Yeni mezun halimize bakmadan bir işe girdiğimizde önemli kararlar almak, büyük değişikliklere imza atmak isteriz. Kıpır kıpırız. Durdurulamayız. Garanticiyiz ancak sırf bazı şeyleri garanti altına almak için de isteklerimizden, değerlerimizden taviz vermeyiz, veremeyiz. Bu yüzdendir ki içimize sinmeyen işte çalışmayız, hoşumuza gitmeyen insanlarla arkadaşlık kurmayız. Bağımsız olmayı severiz, özgürlüğümüze düşkünüz de biraz ama bu demek değil ki dünyada başka kimseye de değer vermiyoruz ya da ailemizi yok sayıyoruz. Bizden önceki nesillerin aksine, ailesine daha bağlı bir nesil bile olabiliriz aslında. Çünkü onlar kendi ebeveynleri gibi baskıcı ve kuralcı bir jenerasyon olmadılar. Bu sebeple bizim hayallerimiz şehir dışında üniversite yazmak ya da koca bulup evden ayrılmaktan çok daha öteye gidebildi. Ve yine aynı sayede düşünebilen, yaratıcı bir nesil olduk. Demem o ki, biz anne babalarımızla ömür boyu sürecek olan soğuk bir savaşa girmedik, tam aksine onlarla ölümüne kanka olduk. Bu yüzden bazı yöneticiler tarafından sevilmeyebiliriz. Evde görmediğimiz, alışık olmadığımız otoriteyi işte tecrübe ettiğimizde afallarız. Haliyle birçoğumuzun hayali ya sıkı çalışıp bir an önce CEO olmaktır ya da kendi işini kurmaktır. Sonuç şu ki; tembel, disiplinsiz, prensipsiz, apolitik değil, sadece bakış açısı ve yetenekleri farklı bir nesiliz. Sizler bu değişimi, bu farklılıkları kabul etmediğiniz sürece "Yok, olmamış bu nesil. Yapamamışız." diye kendinizi üzmeye devam edeceksiniz.
1 Ağustos 2014 Cuma
Secret vs. Murphy

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)